26 Ocak 2010, Salı 07:32:43

"Havada bize ölüm yok"

Walter Kirn 'Up in the Air' romanında kahramanının kendi evi gibi gördüğü dünyaya 'airworld' diyor...

Walter Kirn 'Up in the Air' romanında kahramanının kendi evi gibi gördüğü dünyaya 'airworld' diyor: Havaalanları, uçaklar, uçak yemekleri, klimaların sağladığı yapay temiz hava, bagaj bantları, havaalanı otelleri, mil biriktirme kartları, uçuş sınıfları, güvenlik kuyrukları gibi günümüzde uçmak ve uçaklarla ilgili aklınıza gelebilecek hemen her şeyi kapsıyor 'airworld.' Geçen hafta Türkiye'de de vizyona giren romanın film uyarlamasında da bu tabir aynen korunmuş.

Küçük yaşlardan beri ben de 'airworld'ün bir parçası olarak görürüm kendimi... Uçaklarla ilgili hemen her şey ilgimi çeker. Hani o meşhur söz var ya: 'Bazen yolculuk gidilecek yerden daha güzeldir' diye, zaman zaman sadece havaalanlarını, uçaklarını yaşamak için yolculuğa çıktığım olur. Güvenlikten geçince bambaşka bir dünya başlar benim için...

Geçen sene New York'ta bu film vesileyle bir kitapçı rafında Kirn'ün romanını da bu heyecanla aldım. Filmi de fragmanını gördüğüm andan beri merak ediyordum.

Gerçi içinde havacılıkla ilgili ne varsa ilgimi çeker; ama 'Up in the Air' aynı zamanda son yılların en iyi filmlerinden de biri oldu. Bu sene Oscar'da da epey bahsettirecek kendisinden.

Romanı aslında havacılığın aslında en tatsız dönüşümünden yani 9/11'den önce yazılmış. Uçmak daha kolay, güvenlik bu kadar baskıcı değildi o günlerde. Hadi 11 Eylül güvenlik tedbirlerini kabullendin, ondan sonra bir gün uçağa su şişelerimizle giremeyeceğimiz aklımıza bile gelmezdi...

Romanın uyarlaması ise hem havacılık hem de Amerikan kapitalizmi adına daha da ilginç bir döneme denk düşüyor. Filmler romanın farkı da bu zaten. Büyük Buhran'dan beri Amerika'nın yaşadığı en büyük ekonomik krizin ortasına düşüvermiş 'Up in the Air' ve kahramanı George Clooney.

Karşımıza krizin vurduğu ve neredeyse çöküşte olan bir Amerikan İmparatorluğu'nun çöküş öyküsü ve bu çöküşe tanık edenlerin hikayeleri çıkmış.

Clooney bu filmdeki rolünü canlandırmıyor, adeta yaşıyor: Birbirine çok benzeyen takım elbiseleri, hiç değişmeyen saç modeli ve yüzünde artık kendisiyle özdeşleşen alaycı gülümseme cuk oturmuş. Kendisini bir hastanenin acil servisinde tanıdığımız günden beri hiç kaybetmediği 'cool'luğu ise bu filmde doruk noktasında.

Ryan Bingham insanların hayatındaki en kötü tecrübelerden birini yaşamasına vesile olan, buna tanıklık eden bir yeni meslek sahibi. Çalışanlarını kendi kendilerine atamayan şirketlere hizmet ediyor, işten çıkarmaları yönetiyor, hiç tanımadığı ve haklarında hiçbir şey bilmediği çalışanların çıkışlarını veriyor, kötü haberi yüzlerine karşı söylüyor.

Cool'luk tam da bu aşamada çok önemli zaten. 'İnsanlar işten atıldıklarında çok tuhaf şeyler yapabilirler' diyor, 'Benim işim de bunu en aza indirmek.' Delirenleri sakinleştirmek, üzülenleri teselli etmek. Bu öyle bir cool'luk ki intihar haberi karşısında bile serinkanlılığını korumak.

İşten atılmak pek çokları için hayatlarında yaşayabilecekleri en kötü tecrübe. Yönetmen Jason Reitman, bu filmin hazırlıkları esnasında gazete ilanıyla bu tecrübeyi yaşayan insanlara ulaşmış ve yaşadıklarını kamera önünde aktarmasını istemiş. Filmde gördüğümüz pek çok işten atılan da profesyonel oyuncu değil, hakikaten işlerine son verilenler.

Reitman, NPR'a verdiği bir röportajda işten atılmanın en kötü yanının parasız kalmak değil yapacak bir şeyinin olmaması olduğunu söylüyor. Çocuklarının eşlerinin önünde küçük düşen, ev taksidini ödeyemeyen, hayatta bir amacı olmayan insanlar.

Bu insanlara en kötü haberi veren Ryan Bingham'ın tam da karakter olarak zıt biri olması anlamlı: Ömrü havaalanları otellerinde geçen, kiralık arabalar kullanan, mülkiyete inanmayan, kendi dairesine yılda en fazla 30-40 gün uğrayan, ailesiyle teması yok denecek kadar az olan bir karakter Bingham.

Bu tezat doğal olarak çok ilgi çekici: Hikayenin ortalarına doğru Bingham'ın kendi kendini sorgulayışına da tanıklık ediyoruz.

Ama hepimiz biliyoruz ki günün sonunda Ryan Bingham yalnız bir adam ve 'airworld' mensuplarına karada hayat yok.

'Up in the Air'i iddiası da burada yatıyor zaten, kendinden bu kadar çok bahsettirmesi de. Amerika'ya ait her şeyi sorguluyor film: Bireyselliği, kapitalizmi, düzeni, havaalanlarını, evlilikleri, birliktelikleri, idealleri, hırsı...

Ve en güzel tarafı da bu sorgulamaların sonunda kesin yargılara varmıyor, kesin çözümler üretmiyor, hatta hiçbir soruya yanıt bile bırakmıyor.
Hepimiz elimizde valizimiz bir havaalanında uçak kalkış ekranlarına bakakalıyoruz.

Oray Eğin
VATAN

"Havada bize ölüm yok"

Facebook Yorum

Yorumlar

Bu haber için henüz yorum gönderilmedi.

Yorum Gönder

Kalan karakter 1000