21 Eylül 2020, Pazartesi
Servet BAŞOL
Servet BAŞOL servetbasol@airporthaber.com

Meraklısına Eğitim

Mitolojik, inanışa göre ismin kökeni Aegeus efsanesine dayandırılmaktadır. Bu efsaneye göre Atina'da düzenlenen bir bayram olan Panathenaia'da Girit Kralı Minos'un oğlu Androgues öldürülür. Buna karşılık Girit kralı Atina'dan her yıl yarı insan yarı boğa olan Minotaur'a kurban edilmek üzere yedi kız ve yedi erkeğin gönderilmesini talep eder. Bundan hoşlanmayan Atina kralı Aegeus, oğlu Theseus'a Minotaur'u öldürme görevi verir. Giderken görünmemek için siyah yelken kullanmasını, bu görevi başarması halinde geri dönerken de gemisine beyaz yelken çekmesini ister. Girit'e giden kralın oğlu Theseus, görevini başarıyla sonlandırır ve zafer sarhoşluğuyla geri dönerken babasının söylediklerini unutur ve gemisindeki siyah yelken ile geri döner. Ufukta bunu gören kral, oğlunun başarısızlığa uğradığını düşünerek kendini denize atarak intihar eder. Bu olay sonunda kralın atladığı yer olan Atina Körfezi'ne "Aegeus Pontos" (Ege Denizi-Aegeus'un Denizi) denilmeye başlar ve isim yaygınlaşır.

Başka bir tarihi görüş ise "Pelagos" ismi üzerine yoğunlaşır. Tarihi açıdan, Yunan soyunun öncüsü sayılan Hellenler, Yunanistan bölgesinde yaşayan yerli bir halk değil, Balkanlardan gelen bir halktır. Batı Anadolu ve Yunanistan'da erken dönemde Pelasg adlı başka bir kavim yaşamaktadır. Hellenlerin denizin bu ilk sakinleri nedeniyle Pelasg Denizi olarak adlandırdığına inanılır.

Adalar Denizi ya da takımada anlamından gelen Arşipel, denizin teknotik yapısı neticesinde sahip olduğu çok sayıda adadan gelen tamamen coğrafya kökenli bir isimdir. Yabancı dillerde "Archipelago" olarak geçen adlandırma, "üzerinde pek çok ada bulunan deniz; adalar grubu, takımadalar" anlamındadır.

Bu denize Türkler ilk olarak 1081 yılında "Adalar Denizi" ismini vermişlerdir. Bu dönemden sonra Aydın Oğulları ve Osmanlı kaynaklarında bu denizden "Adalar Denizi" şeklinde bahsedilmektedir. Piri Reis'in 1519 yılında tamamladığı kitabı "Kitab-ı Bahriye" de, Piri reis şu ifadeyi kullanır, "Şunu bilmek gerektir ki, 'adalar arası' denen yere "Erso Peloga" derler". Bu şekilde denizin Türkçe ve yabancı ismini belirtir. Bir başka Osmanlı yazarı Katip Çelebi de benzer şekilde 1656 yılında yazdığı "Tuhfetü'l-Kibar Fi Esfari'l-Bihar" (Deniz Savaşları Hakkında Büyüklere Armağan) adlı eserinde bu deniz için "Adalar Arası" derler ifadesini kullanır. Avrupa'daki örnekler içinde de Archipelago ismi oldukça yaygındır.

20.yy. örneklerine bakarsak, 1913 yılında Ali Tevfik tarafından tamamlanan Memalik-i Osmaniye'nin Coğrafyası adlı eserde Adalar Denizi adı kullanılmaktadır. Aynı kaynağa göre 1931 yılında Latin harfleriyle basılan ve Mektep Haritaları Mürettibi Muallim Abdülkadir, Kuleli Askeri Lisesi Coğrafya Muallimi kaymakam Mehmet Rüştü ve Kandilli Lisesi Muallimlerinden Hattat Süreyya tarafından hazırlanan "Mükemmel Umumi Atlas" da ismi Adalar Denizi olarak belirtilmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, Batı Anadolu’yla Balkan Yarımadası arasındaki denizin Akdeniz, (bazen de Adalar Denizi) olarak adlandırıldığı dönemde yetişmiş, bu bilgiler ve kültürle eğitim görmüş ve görev yapmıştı. Dolayısıyla 1 Eylül 1922 günü ordularına hedef gösterirken “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” demesinden doğal bir durum olamaz. Çünkü bu denizin adı, Türkçe’de AKDENİZ dir.

Çok eskilerde bu iç denizin bir adı yoktur. Doğal olarak bu deniz Medi Terraneo - Karaların Ortası anlamında “Mediterrane” olarak anılmaktaydı. Kuzeyi, güneyi, doğusu ve batısı karalarla çevriliydi ve dışarı ancak tek bir boğazdan çıkılıyordu ama binlerce sene kimse o boğazın batısına çıkmayı düşünemedi bile.

Anadolu’da oturanlar ise kuzeydeki denizin karanlığı karşısında güneylerindeki denize Ak Deniz demekte haklıydılar. Türkler de eskiden beri beş ana rengi esası olarak görmüş ve bunların her birini bir yöne vermişlerdi. Merkezi altın rengi sarı, doğuyu yeşil veya gök, batıyı ak, güneyi kızıl, kuzeyi ise kara renkleriyle ifade ediyorlardı.

Anadolunun batısı ile Yunan yarımadasının doğusu doğal afetlerle birbirinden ayrılmış ama bu asırda her sene birbirlerine 3cm yaklaşmaya devam etmektedirler. Bu afetler sonucu aralarında 3000’ne yakın ada ve adacık oluşmuş, bunların çok azı yerleşime uygun haldedir. Önceleri bu denizin iki yakada da ismi “Adalar Denizi” olarak geçmektedir. Karaların Ortası çok geniş alanları kapsamakta, Italya yarım adası ile Yugo bölgesi arasındaki parça nasıl düzgün bir tanımlamada bulunmak için Adriyatik/Adriya olan ismini Po Nehri'nin denize döküldüğü delta üzerindeki Adris şehrinden almış ise, Karadeniz’e bağlantı veren bu Adalar Denizi için bu tanımlama çok uzun süreler boyunca kullanılmıştır. Adalar denizinin kuzey bağlantısı ise mermeri ile meşhur Yunanca mermer anlamına gelen “Marmaros”dan türemiş ve adı günümüze Marmara olarak gelmiştir. Boğazlar sonrası iç denize isim vermekte kimse zorlanmamış, tüm kıyı paydaşları sanki el birliği ile kendi dillerinde de ani derinleşmesi ve deniz suyunun katmanlarındaki özel yapı nedeniyle hep “kara, karanlık” anlamında Karadeniz olarak anmıştır.

1941 yılındaki 1. Coğrafya Kurultayında Fransız’ların ısrarla Aegeus efsanesinden kaynaklı Ege ismini kullanıyor olmaları, ki bu batı ile son yapılan anlaşmaların tümünde Adalar Denizi “Ege Denizi” olarak yazılıdır, coğrafi adlandırmalarda standartlaşmayı sağlamak için resmi olarak seçilmiş ve bu şekilde yaygın kullanıma geçilmiştir.

Günümüzde geçmişini bilmemek ve daha kötüsü de dilini bilmemek, ülke halkının birlik ve beraberlik yapısını zayıflatmakta ve ülke halkını bölmeye yönelik bir ortama hazırlık yapmaktadır.

En Ti Vi diye kendini adlandıran bir televizyon şirketi olan NTV, 1996 yılında Cavit Çağlar tarafından kurmuş ve adını da kızı Nergis’den almıştır. Bursa’lılar Nergis Televizyonu’nu hatırlarlar. O dönemde kimse kalkıp En Ti Vi dememiştir.

Ülke kültürünü yozlaştıran bu tür davranışlar, sadece bizim ülkemizde mevcuttur.

Israrla kendi bildiğimiz şekilde değil, bazıları tarafından dayatılan şekilde konuşmak, yazmak ve okumakla benliğimize verdiğimiz zararın haddi hesabı yoktur.

Kimse bu “Nueva York” da neresi diye sormaz. İtalyanlar mektubun üzerine “Monaco di Baviera” yazıp postaya verirler. Alman için “München” olsa da sen hala Münih diyorsan, seni kimse kınayamaz. Senin için orası Münih’dir. Bu örnekleri sizler de çoğaltabilirsiniz. Amaç ülkemizin kültürel birliği olmalı. Çok kültürden gelen Anadolu’nun bu kültürlere sahip çıkarak, hiçbirini dışlamadan güçlü ve huzurlu bir şekilde bu topraklarda yaşamak. Neden Harf Devrimi yazımda Fransa ve ABD’nin yayılma isteklerinin asıl nedeni ve nasıl yapılacağını anlatan (Hilkati Alemin 6961 ci ve hicretin 857 senesi Cemaziyel evvel evahirinde yazılmıştır-1453.) Fatih Sultan Mehmet Han’nın ikinci fermanını örnek aldıklarından bahsetmiştim. Herkes Konstantiniyye’yi aldığındaki 1.ci fermanı bilir. 2.ci fermandan ise kimse bahsetmez. Bu ferman aslında bir sanayii devrimi niteliğini taşır. Meslekler ve meslektaşlar çeşitliliği olmadan hiçbir ülke kalkınamaz. Kalkınmak için bu fermanı örnek alanların hemen hepsi bu toprakların insanları idiler ve bu fermanı biliyorlardı.

ABD, kalkınma hamlesinden sonra askeri kalkınmanın temellerini yenilemek için kuruluşundan 180 sene sonra, II. Dünya Savaşı Galibi iken bile ülkemize üç bilim adamı, iki general gönderip 90.000 kişilik bir ordu ile iki çöl geçip üç savaş kazanıp aynı yoldan geri dönen bir ordunun 495.839,50 kile un ve arpa’nın yanı sıra hem içmelik hem de temizlik için tüketilen su miktarı ile atıkların salgın ve hastalığa yer vermeyecek şekilde nasıl organize ettiğini araştırmaları sonucu kendi askeri lojistik yapılanmasını gerçekleştirmiş, sonra da Türk Ordusu’na modern lojistik eğitimi vermişti.!

Tüm bu yapılanlar, bilim ile, akıl ve yetenek ile gerçekleşmişti. Peki bizlerin sonraları bilimden ayrılmamıza ne neden olmuştu? Hala neden cehaleti savunan siyasiler mevcut ülkemizde? Geçmişimiz ile geleceğimiz arasındaki bağı koparmaya çalışanlar neden yetkili ama sorumsuzlar? “Milletvekili maaşları öğretmen maaşlarını geçmesin!” sözü neden ciddiye alınmadı? Son 20 yıldır bütçenin paylaşım oranlarında halk için azalma görülmekte. Bu en çok bilimsel eğitimde göze çarpmakta.

Atatürk, Toplam 2148 yabancı okulu kapatırken, Fatih’in ikinci fermanını bildiği için kapatmış ve ülkenin kalkınmasına yarar sağlayacak olan Harf Devrimi’ni yapmıştı. (Bknz: Neden Harf Devrimi?)

Bizim geçmişimizden öğrenip bize ders verenler nedense hepsi de kalkınmış ülkeler olmakta. Bilimsel düşünüp bilimsel davranan hangi dil ya da dinden olursa olsun, hepsi de bizim önümüzde yer almakta.

Bizim gibi okul ve meslek eğitimi sonrası kendini eğitebilenlerin azlığı ise düşündürücü.

Sorgulamayı bilmek gerekli. Ne, Neden, Nasıl, Nerede, Ne zaman ve Kim ya da Kimler?

Sonra şüpheci olup araştırmalı. Bu bulduklarım doğru mu? Başka kimler zıddını düşünüyor? Neden? Kaynaklarımı yeterli bulmamalıyım. Karşıt düşünceleri de bilmezsem, bildiklerim tekdüze olarak yavan kalır. O nedenle iyice düşünüp tartışmalıyım başkaları ile. Fikirlerin çarpışmasından kıvılcımlar çıkar ve bir kıvılcım aydınlanmaya neden olur. Birileri sorgulamaya ve araştırmaya karşı çıkabilir ama ben öğrenmek istiyorsam kim bana engel olabilir?

Galileo Galilei öleli tamı tamına 378 yıl oldu ama hala dediğini hatırlıyoruz!

Eppur Si Muove.!

www.servetbasol.com

 

Meraklısına Eğitim

Facebook Yorum

Yorumlar

Bu haber için henüz yorum gönderilmedi.

Yorum Gönder

Kalan karakter 1000