11 Mayıs 2009, Pazartesi
Tevfik UYAR
Tevfik UYAR tevfikuyar@airporthaber.com

Yeni küresel felaket: Domuz gribi

Bir kaç haftadır, havaalanlarımızda bu yeni musibet domuz gribini ülkemize sokmamak için çeşitli sistemlerin kurulması gündemde. Uçaklarda bile çeşitli kontroller yapılıyor... Termal kameralar ve diğer termal ölçüm yöntemleriyle tipik fiziki semptomlar gözlenmeye ve tespit edilmeye çalışılıyor. Aslında adı konmadı ama ciddi bir şekilde yarı karantina uygulanması durumu söz konusu. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) çıkmış, uyarıyor: ‘Yeni bir küresel salgın kapıda olabilir...’

Olur tabi... Böyle olacağı belliydi.

Bir şekilde bu da atlatılırsa yenileri, daha kötüleri de olacaktır. Domuz gribi ne ilktir, ne de sondur. Kapital ekonomi bu hızını sürdürür, denetimsiz üretim ve aç gözlülük aynı hızıyla devam ederse olacağı budur.

Ne alakası var demeyin; çok alakası var...

Aslında mesele çok basit...

Dediğim gibi: Aslında her şeyin başı bu aç gözlülükten kaynaklanıyor. Evet, evet... Kapital ekonomilerin doğayı endüstrileştirmesinden.

Tüfek, mikrop ve çelik...

Tübitak yayınlarından çıkmış bir kitap var. Kapağındaki kızılderili resmi hemen dikkat çekiyor. Jared Diamond’un “Tüfek, mikrop ve çelik” adlı kitabı...

Her ne kadar bir uçak mühendisi olsam da antropoloji, felsefe, sosyoloji ve siyaset bilimi ile de ilgilenirim. Bu yüzden bu kitabı hiç beklemeden aldım. İnanılmaz doyurucu bilgiler, derin tespitler var ve aslında dünya tarihinin de önemli bir özeti.

Kitabın adının “tüfek, mikrop ve çelik” konmasının önemli sebepleri var, çünkü bu üç öğe dünyanın kaderini belirlemiş temel parametrelerden başkası değil.

Tüfekten ve çelikten bahsederek vaktinizi almayacağım; ancak mikrop konu itibariyle bizi yakından ilgilendiriyor.

Bildiğiniz üzere, yer yüzünde insanlara da bulaşabilen, ölümcül ya da değil, çok çeşitli hastalıklar var.
Hastalıkların büyük bir kısmı ya bakteriyel ya da virütiktir. Yani ya bakteri dediğimiz mikro organizmaların vücudumuzun işlevlerini bozması ya da engellemesi ile ya da virüslerin hücrelerimizi ele geçirerek kaba tabirle hücremizi kendi malı gibi kullanmasıyla gerçekleşir.

Tarih boyunca çeşitli mikroplar, çok çeşitli hastalıklara sebep olmuştur. Hatta insanların çoğunu kırmış geçirmiştir. Örneğin hıyarcıklı veba, 13. yüzyılda bazı şehirlerin %95 nüfusunu silmiş, sadece %5’ini hayatta bırakmıştır. Bu %5’i şansa dayalı olarak ya bu rahatsızlığa bir şekilde dirençli çıkmış, ya da zaman içerisinde hayatta kalmayı başarmış ve bu hastalığa bağışıklık geliştirmiştir.

Tabi bizim bu Avrupa’lılar coğrafi keşifler sırasında yeni coğrafyalar keşfettiklerinde yanlarında mikroplarını da taşıyarak yeni coğrafyalara, yeni nüfuslara ulaştırmışlardır. Artık bu hastalıklara bağışıklık kazanmış olan Avrupa’lılara bir şey olmazken, bu mikroplar yeni keşfedilen yörenin yerlilerini de kırıp geçirmiştir. Örneğin çiçek hastalığı, bugün dünya coğrafyasındaki halkların yayılımını etkileyen çok önemli bir hastalık tipidir.

Bölgeler ve tarihler arasındaki etkin mikroplar arasındaki bu fark bağışıklık sistemimizin kabiliyeti ve mikropların mutasyonuyla ilgilidir. Belli zaman aralıklarında yeni hastalıklar ortaya çıkar. Yeni hastalık gökten inmez. Mevcut bir bakterinin ya da virüsün mutasyonu ile oluşur. Ya ortaya tamamıyla yeni bir mikrop çıkar, ya da bu mikrop hayvandan insana ve insandan insana bulaşma kabiliyeti kazanır.

Mutasyonun kaynakları çeşitlidir. En başta radyasyon gelse de, kimyasal etkenler de son derece önemlidir. Bu influenza denen virüs zaten kolaylıkla mutasyona uğrar. Bu sebeple stabil bir grip aşısı yoktur. Her sene yenilenir. Bildiğimiz grip virüsü yapısını çok değiştirmese de, genotipini belli periyotlarda muhakkak eski aşının işe yaramayacağı şekilde değiştirir. Lakin domuz gribinde de olduğu gibi, zaman zaman bazı virüsler veya bakteriler, insanlığı tehdit edecek bir fıtrata kavuşabilirler.

Kapitalizmin dolaylı sonucu

Bu sütlerin, peynirlerin, yoğurtların üzerindeki çiftlik görüntülerine inanmayın. O hayvanlar çiftliklerde mutlu mesut otlamazlar, yediğimizin, içtiğimizin arkasında bizim için çalışan çabalayan köylüler durmaz; memleketimin otları, pınarları, çayırlarından beslenmez hayvancağızlar.

Bu hayvanlar sıkış tepiş, küçücük bir alanda, adam akıllı hava aldırılmadan yarı-canlı bir halde istiflenircesine köle ve esir hayatı yaşarlar, hatta birbirlerine ve kendilerine zarar vermesinler diye bazı organları da kesilir. (Mesela tavuk çiftliklerinin kimisinde tavukların gagaları kesilir. O kadar dar alanda hareket bile edemeyen hayvanlar sürekli olarak birbirlerinin alanlarını işgal etmek durumunda olduklarından çok sık kavga ederler.)

Bir de bu hayvanlar hastalanmasın ve bir salgın hastalıkla koca bir hayvan çiftliği batmasın diye bunlara antibiyotikli, ilaçlı yem verirler. İşte bu hayvanlar hasta olmasalar da sürekli olarak antibiyotik bombardımanına maruz kalırlar. Hayvanın vücudunu enfekte eden -zayıf da olsa- bir mikrop, zamanla bu antibiyotiğe direnç geliştirir, ya da bu kimyasalların etkisinde mutasyona uğrar.

Mutasyonlar çoğu zaman tabi ki organizmanın yapısını bozar. Yani milyon virüsten birisi hariç muhtemelen hepsi yapıları bozulduğu için varlıklarını sürdüremezler; ancak birisi sürdürmüşse eğer, işte alın size yeni tip bir mikrop...

Daha zayıflamış da olabilir,
Daha güçlenmiş de olabilir,
Ölümcül bir hale de gelmiş olabilir...
Domuz gribinde olduğu gibi, insanı etkiler bir hale de gelebilir. Bu tarih boyunca çoğu kez gerçekleşmiştir:

Bir ara Çin gribi vardı. Sonra Amerikan gribi... Kuş gribi... Bildiğiniz üzere bir de SARS vakası yaşadı bu dünya. Minsk kedisinde bulunan bu mikrop, insanı etkileme gücüne vakıf oluverdi.

Hepsini atlattık derken işte size domuz gribi.

Bu hastalık niçin domuz çiftliğinden çıktı sanıyorsunuz?
Meksika’da, yukarıda bahsettiğimiz koşullarda besi yapan hayvan çiftliklerinde, küçücük bir alanda yürüyemeden, koşamadan istiflenen hayvanlar salgına kurban gitmesin diye sürekli olarak verilen antibiyotiklerden, yapılan ilaçlardan, aşılardan ve daha bir çok yan etkenden.

Her şeyin başı aç gözlülük.

Metrekare başına 3-4 hayvan yetiştirerek daha fazla, daha çok kazanmak, doğanın dengesini altüst etmek... Hayvanlara eziyet etmek... geviş getiren otçul hayvanlara bile hayvan kadavrası ve kemik unu yedirmek.

 Domuz gribi gibi daha nice “.... gribi” genel itibariyle bu sebepten ortaya çıkar.

O halde önlem?

Organik tarım, çiftlik hayvancılığı, her milletin köylüsünü o milletin efendisi yapmak.

Efendimiz aç gözlü iş adamları olunca;
İşte durum ortada...

Endüstriyel tarım ve hayvancılığa “hayır” diyorum!

Sağlıklı günler...

Yeni küresel felaket: Domuz gribi

Facebook Yorum

Yorumlar

Misafir ~ 8 yıl önce
Tevfik Bey, yazılarınızı takip ediyorum ve üslubunuzu çok beğeniyorum. En beğendiğim nokta da olaylara farklı bakış açılarıyla yaklaşmanız ve çerçevenin dışından bakabilmeniz. Bu olayda da "ne alakası var" diyebileceğimiz bir durumu ilginç bağlantlarla açıklamışsınız. Tespitlerinize katılmadan edemeyeceğim. Başarılarınızın devamını dilerim. Saygılar.

Yanıtla

Kalan karakter 1000
Misafir ~ 8 yıl önce
ilk kez b u yazınızı okudum ve çok beğendim. gerçekten araştırarak ve farklı yerlerden konuyu ele alıp bizlere aktardınız bize.sayenizde bu konu hakkında doğru düzgün bişeyler öğrendim. umarım bu yazdıklarınız herkes tarafındas okunur bilinir ve bu konuda ve diğer buna benzer konularda insanlar ortak bir çabayla çözüm yollarını üretmeye ve uygulamaya geçerler. iyi çalışmalar sağlıklı günler

Yanıtla

Kalan karakter 1000
Misafir ~ 8 yıl önce
Endüstriyel tarım ve hayvancılığa “hayır” diyorum! Endüstriyi durdurmak yerine, organik üretime teşvikle ciftci ve besicilerin üzerindeki yükü hafifletmek, seri üretim yapan büyük tesislerdeki düzenleme ve denetimi daha saglıklı duruma getirmek için yapılacak çalısmaların daha mantıklı ve fayda sağlayıcı bir çözüm olacagını düşünüyorum, bu durumda maliyeti düşürmek amacıyla seri ve kalıtesiz üretim ürünlerine talebin azalacağı , organik ürünlerinde vitrin camları ardından manav tezgahlarına inebilecegi bir yol olmalı, ne dersiniz ? Agrıyan başı kesip atarsanız olmaz !!

Yanıtla

Kalan karakter 1000

Yorum Gönder

Kalan karakter 1000