01 Mayıs 2017, Pazartesi
Servet BAŞOL
Servet BAŞOL servetbasol@airporthaber.com

Müsaadeye tâbii…!

“Licentia”, müsaade etmek, serbest kılmak anlamında kullanılır. Latince “licentia docenti” diye birlikte kullanılan bu iki kelime ‘ öğretme müsaadesi’ yani bu yetkiye sahip birisinin bir mesleği yapma, uygulama ve öğretme yetkisine denir (lisans).

“Doctorate”, docēre fiilinden gelmektedir ve Latince anlamı “öğretmek” dir (Doktora) Doceo, ‘öğretiyorum’ fiilinden gelen Doctorate, ortaçağ Avrupasında “Licentia docendi”; öğretme yetkisi anlamında üniversitelerde ilk defa kullanılmaya başlandığında örnek alındığı yer, çok eski zamanlardan beri bu yetkiyi kullanmakta olan din adamları ve o dönemde eğitim veren din kurumlarıdır. Din kurumlarında bu yetkiyi almak için önce bağlılık yemin edecek, sonra da karşılığı belli bir ücreti ödeyecektiniz. 13. yüzyılda Bologna ve Paris üniversitelerinin bu yetkiyi vermeye başlamaları ile bu yetki, akademik bir unvan olarak kullanılmaya başlandı.

“Ducendi” Latince önderim (ben önderlik ediyorum) bir çalışmayı, araştırmayı ilk başlatan anlamındadır (doçent).

“Profes” Latince açıkça söylemek anlamındadır. “Professor” de açıkça söyleyen, anlatan. Genelde bilim ve sanatta uzman olmuş kişilerin anlatımları ve öğretimleri için kullanılır. Fransızca öğretmen, profesör “professeur” demektir. Eğitimin çeşitli kademelerinde ve çeşitli ülkelerde bu unvan daha değişik anlamlarda kullanılmaktadır.

13. yüzyılda Paris, el yazmaları ile meşhur, kitapları el yazımı ile çoğaltan ve bunun ticaretini yapan bir başkent olmuştu. Kalabalık nüfus ve bu nüfustaki zengin kesimin çokluğu, uzun süre bu unvanı başkalarına kaptırmayacaktı. Manastırdaki keşişler sabır ve yetenek ile yazar iken ticaretin temellerini büyük punto-küçük punto yerine “harf” üzerine kurmuşlar ve “sayfa başına” ücret tartışmasına girmeden, harf başına para alarak herkesi memnun etmeyi başarmışlardı. İtalyan üniversitelerinde başlayan “Pecis” sistemi (Latince pecia; parça – Arapça; Cüz anlamında) Paris’te yaygın olarak kullanılmaya başlanmış olması, paradan tasarrufu hedef almaktaydı. Elbet “ticaret” olan yerde bazı çıkarları da göz ardı etmemek gerekir. Keşişlerin “Docendi” yerine “Professeur agrégé” ya da “beaucoup” harf kullanarak Fransız yazı diline yaptıkları katkıları ilginçtir. İki hece için bir futbol takımındaki toplam oyuncu sayısı kadar harf kullanarak ancak yazılabilen bir soyadı, o dönemde keşişlere elbet çokça para kazandırmış olmalıdır (Aatif Chahechouhe).!

Yazma, aracı ve süreciyle, yazan ve yazdıranla, egemenliğin mülkiyetinde olduğu için, örneğin, Anadolu’nun eski medeniyetlerinin on binlerce yazılı tabletleri arasında, halkın yazıtları yoktur; hepsi de imparatorluğun yönetimi ve düzenlenişiyle ilgili yazıtlardır. Mezopotamya’da, Mısırda, Roma’da ve Yunanistan’daki eski imparatorlukların yazılı kültürel kalıntılarının sahipleri ve içeriklerinin hiçbiri ne halkın, ne de halk tarafından kendi için üretilmiştir. Yazılı iletişim, imparatorluklar içinde ve imparatorluklar arasındaki siyasal ve ekonomik egemenlik ve kölelik ilişkilerinin düzenlenişinin ve yürütülüşünün kaydı ve iletisidir. Yazılı iletişimin aracı, amacı, konusu, kullanılışı ve sonucu imparatorluğun mülkiyet yapısını ve mülkiyet ilişkilerinin özelliklerini anlatır.

Halkın yazmayı öğrenmesine ihtiyaç yoktur, çünkü halkın yazıyla iletişeceği hiçbir emir, vereceği ders veya talimat, göndereceği ve hesabını tutacağı malı yoktur. Öğrenmeleri de yönetici güçler için görevsel değildir.

Çok sonra kağıdın çıkması ve yaygınlaşması ve örgün eğitimin gelmesiyle okuma ve yazma da ulaşılabilir oldu. Fakat okuma veya yazmaya herhangi bir nedenle gereksinme duyulmadıkça, aracın var ve kolayca erişilebilir olması anlamını yitirir.

https://insanveevren.wordpress.com/2011/05/12/eski-uygarliklarda-dil-ve-yazi/

 

İlk matbaa, 1639 yılında IV. Murat’ın emri ile Avrupa’dan özel siparişle getirildi. Bünyamin Efendi’nin getirdiği matbaanın hikayesine Anadolu Gazetesi’nin Hicri 1339 (Miladi 1920) Rebiülevvel tarihli bir sayısında geniş yer verilmiş. İlk matbaayı tarihte birçok eleştirilere maruz kalan IV. Murad’ın Avrupa’ya özel bir ticari elçi göndererek ısmarladığını yazan gazete, matbaanın ilginç hikayesini baştan sona okuyucularına da aktarıyor.

Bünyamin Efendi’nin getirmiş olduğu matbaanın hikayesi gerçekten parmak ısırtacak nitelikte. Asıl adı Benjamin olan ancak Müslüman olduktan sonra Bünyamin ismini alan Bünyamin Efendi, Sultan IV. Murad’ın emriyle Amsterdam’a matbaa almak için gönderiliyor. Bünyamin Efendi o dönemin en iyi üretimlerinden olan “ağaç matbaa”yı bin altın vererek satın alıyor ve deniz yolu ile getiriyor. Willem Janson Blaev imalatı olan matbaa, Osmanlı’nın İran ve Girit sorunlarının iyice alevlendiği bir dönemde Osmanlı topraklarına giriş yapıyor. Daha kötüsü, bu arada matbaayı ısmarlayan IV. Murad hayatını kaybediyor ve yerine Sultan İbrahim tahta geçiyor.

“Tiz bu ucube eritile!”

Sultan İbrahim döneminde matbaa karşıtı bir grup araya giriyor ve matbaanın aleyhinde Sultan İbrahim’e kulis yapıyor. Sultan da bunun üzerine, kendinden önce büyük güçlüklerle getirtilen matbaanın eritilmesi için emir veriyor. Olay o kadar gariptir ki; matbaanın ahşap olduğu Sultan İbrahim’e aktarılmamıştır. Makine eritilmek için Saray’ın demirci başına teslim edilince, demirci başı ömründe ilk kez gördüğü bu acayip yapıyı tabiatıyla “eritemez”, ama yakmaz da. Matbaayı 3 altına bir Yahudi’ye satar. Yahudi de üç altına aldığı matbaayı 50 altına Cenevizli bir tüccara devreder.

Cenevizli tüccar, matbaayı gemiyle İspanya’ya kadar götürür. Ancak, tüccar götürdüğü mallardan yüklü kazanç sağladığı için matbaayı indirmeye gerek görmez, gemide bırakır. Makinenin içinde bulunduğu gemi Amerika kıtasına doğru yola çıkar ve aylar sonra I. Manuel Rodriguez Adası’na varır. Burada erzak alınırken matbaa yer kapladığı için kaptanın emriyle denize atılır. Ahşap olan matbaa yanında bir kutu hurufat (matbaa harfleri) ile birlikte kıyıya vurur. Tarih 1641’dir.

Eski bir Papaz olan Jose Martinez kıyıda gezerken sandığı görür. Merakla açtığında bu makinenin bir matbaa olduğunu anlar. Fakat bu matbaa Gutenberg’inkinden daha gelişmiştir. Mürekkebi ve birkaç parça kağıdı tedarik eden Martinez, İncil’den mesajlar bastırarak dağıtır. Martinez daha da ileriye giderek yaşadığı yerin sosyal olaylarını öyküler şeklinde yazıyor ve bunları mabaasında bastırarak kitaplaştırıyordu. Son zamanlarda adanın günlüğünü de tutup adaya gelen gemiler ve tayfaları hakkında bilgiler veren Martinez, 1643 yılında hayata veda eder.

http://baysungur.blogcu.com/osmanlinin-ilk-matbaasi/4179287

Google her şeyi bilmiyor, depoluyor sadece. Annemizin çeyiz sandığı gibi bizlerin de bilgi depolarımızın olması gerekli. Eskiden tüm telefon numaralarını ezbere bilirdik. Daha mı zeki idik? Şimdi de zekiyiz ama tembelleştik. Beynimizi yeterince kullanmıyoruz, çalıştırmıyoruz, kendimizi yenilemiyoruz.

Nerede ise yazılı iletişim yerine görsel iletişime geçeceğiz. Kutsal anlamına gelen Hiyeros (ἱερός) ve yazıt anlamına gelen Glifo (γλυφίς) Hiyeroglif yaratmaktayız sanal dünyada.! Okumak mı? İlkokulda öğrendik. Okuyoruz. Anlıyor muyuz? Okuduğunu anlamada Japonya ve Finlandiya gibi ülkeler zirvede, biz ise Şili ve Endonezya’yı aşarak sondan 3. sıradayız.

Okuduğumuzu anlama becerimiz yok.

Avrupa Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) ülkeleri içerisinde Türkiye 72 ülke arasında 50. sırada yer alıyor.

Türkiye, iş yerinde problem çözme ve teknolojiyi kullanmada 8 puan ile OECD sonuncusu.

Bilgi, asla tükenmez. Bilgiyi tüketemezsiniz.

Öğretmek müsaadeye tâbii ama kişinin kendini eğitmesi, müsaadeye tâbii değil.!

Okuyun, lütfen kendinizi tüketmeyin.

www.servetbasol.com

Müsaadeye tâbii…!

Facebook Yorum

Yorumlar

Bu haber için henüz yorum gönderilmedi.

Yorum Gönder

Kalan karakter 1000