07 Eylül 2009, Pazartesi
Oya TORUM
Oya TORUM torumoya@hotmail.com
  • Yazınız sade iş hayatı ve futbol değil. Gerçek hayatlada ilgil. Asyaiş mesela. Hatta çocukların odalarının derli toplu olması mesela
  • KEŞKE TÜRKİYE GS GİBİ OLSA... HANİ FB YE BENZETİYORLAR YA... İŞ DÜNYASI FUTBOLA KOLAY KOLAY BENZEMEYEMEZ. YÖNETİCİ SALTANATI YIKILAMAZ..
  • Oya hanim, yazdiginiz yazilari cok yonlu buluyorum, gerek havayollari icin , gerekse de kendi ozel yasamimizdan ornek alacagimiz bir yazi! Devam Oya Hanim Harikasiniz
  • gs öyle de FB nasıl yani? O kadar paralar harcanıyor. Sonuç ne oluyor. Hocam sizin dediğiniz gibi bu topyekun olacak bir şey.

Kadın gözüyle Futboldan yaşama...

Organizasyonlarda sıfır hiyerarşiyi öneren yönetim bilimcileri, futbol oyununun ilkelerini örnek gösterirler.

Futbol takımı sahaya kazanmak için çıkar. Rakibinin taktiklerine çalışır. Takım ruhu ve oyun sırasında her oyuncunun görevini kimseye sormadan yapması, yalın bir hiyerarşik yapı bulunması, iş hayatına benzetilir. Sahadaki oyuncular önceden almış ve çalışmış oldukları strateji, taktik ve oyun düzeni içinde hareket etmeye çalışırlar. Oyun başladığı andan itibaren oyuncular artık kendini yöneten bir takımdır. Her oyuncunun tanımlanmış görevi vardır. Ama oyunun akışına göre her oyuncu her görevi yapar. Ast-üst ayrımı yoktur, tüm oyuncular sahada statü açısından eşittir. Kaptan amir değil hakemle ilişkilerde takımın sözcüsüdür.

Çalışanlar gibi oyuncuların da yetenekleri eşit değildir, ancak her oyuncudan bir alanda çok çok iyi olması beklenir. Her birinin çok çok iyilik ilkesi takıma işlevsellik kazandırır. Önemli olan bu çok çok iyilerin birlikteliğidir.

Maç oynanırken tüm yöneticiler, teknik direktör ve yardımcıları saha kenarındadırlar. Doktor, masör gibi destek elemanlarının sakatlık gibi bazı çok özel durumlar dışında, sahaya girmeleri söz konusu bile değildir. Teknik direktör sadece 3 kere oyuncu değiştirebilir. Kurallar net ve bellidir. Ortada ve kenarlarda hakemler birlikte maçı yönetirler. Kural dışına çıkanları cezalandırırlar.

Ceza, şöyle veya böyle alındığında sonuçtan tüm takım zarar görüyor. Örneğin, gol atan oyuncu seviniyor, formasını çıkarıyor, sarı kartı alıyor. Bir sarı ceza daha alırsa, ceza kırmızı oluyor ve atılıyor, oynayamıyor, takımı 10 kişi bırakıyor. Aynı zamanda arkadaşlarına da ceza vermiş oluyor! Nasıl bir psikoloji nasıl bir coşku ya da hırs oluşuyor ki bile bile sarı hatta kırmızı karta götürecek ceza göze alınıyor? Eminim, oyunculara sahaya çıkmadan gerekli uyarılar yapılmaktadır.

Teknik direktör ya da koç, stratejileri, taktikleri, teknikleriyle sistemini kurar ve zihinsel olarak takımı birlikte düşünmeye birlikte hareket etmeye hazırlar. Rakip bir karşı takımdır. Kurumlarda da aynı işi yöneticinin yapması beklenir; kurumlarda rakip bir sorun veya başka firmalardır. Aslında iyi oynayan takım ya da kurumların kazanma garantisi yoktur. Kazanma başka faktörlere de bağlıdır. Her ikisi için de vazgeçmemek, yılmamak en temel ilkedir.

Gerçek hayattaki maçın hakemi, seyircileri, etik kuralları futbol kadar net değildir. Ama adı üstünde biri oyun diğeri gerçek… Gerçek iş hayatında da takım ruhu ile oynandığında birbirinden farklı fiziksel performanslar, beceriler, sezgisel ve düşünsel yetenekler bütünleştirilerek başarıya gidilebilmektedir.

Futbola biraz daha dikkatli baktığınızda başka bir şeyler daha görünüyor… Bu görüntüler için Galatasaray Teknik Direktörü Frank Rijkaard’a kulak verelim:
Rijkaard, “Türk futbolunu nasıl tanımlarsınız?” sorusuna geçenlerde bir yorum yaptı: ‘Her şeyden biraz var Türk futbolunda. Yetenek var, ruh var, mücadele var. Ama hiçbir şey tam değil. Yürekten oynayan oyuncu sayınız çok. Ama bu bazen aklı devre dışı bırakıyor. Herkes kendi başına maçı çevirmeye kalkıyor.
Bu durum işleri hem zorlaştırıyor hem de komplike hale getiriyor. Türk futbol kimliğini tanımlasak kesinlikle yetenek var deriz, ruh var deriz, mücadele var deriz. Nedense, gerektiğinde değil de, hepsi bir anda ortaya çıkabiliyor. Bu biraz dağınıklık yaratıyor. Oysa, takım oyununda asıl olan dengeli olabilmektir.”
Bakın bir şey daha söylüyor teknik adam: ‘Yıldızları takım parlatır, oyunda fark yaratanlar onlardır. Ama şöyle bir anlayışa sahibim; futbolda oyuncular arasında eşitlik vardır. Birinin katkısını diğerinin çok üstüne çıkartmak doğru değildir. Eğer takımda herkes yapması gerekeni iyi yaparsa, yıldızlar da daha rahat öne çıkar.

Bir oyuncu iyiyse iyidir. Ama iyi oyuncu olmak aslında güçlü olmak gösterilen ilgiyle, üzerindeki baskıyla baş edebilmek demektir. Yıldızlar ne kadar yetenekli olursa olsun, şöhretle baş edemiyorlarsa gerisi gelmez. Başarmak için ne kadar övgü alırsa alsın, alçakgönüllü olmaya devam etmeli ve çok daha fazla çalışmalılar.”

Acaba, Rijkaard’ın sözlerinden futbol kelimesini kaldırsak, yerine Türkiye desek, ya da “A” şirketi desek ne değişir?

Futbolda da, şirketlerde de yetenekler var, yıldızlar var, coşku var, ama uyulması gereken kurallar da var. Futbolda kurallar çiğnendiğinde cezalar net olarak tanımlanmış. Buna rağmen ortalık birbirine girebiliyor. İş yaşamının futboldan en önemli farkı cezalar konusunda. İş yaşamında cezaları anında göremiyoruz. Hatalar kronikleşiyor. Uzun vadede, şirketlerde müşteri, siyasette vatandaş kartları gösterebiliyor…

Benim ilgimi çeken olayın başka bir yönü daha var, o da taraftarların coşkusu... Hiç bir menfaati ve beklentisi olmayan her yaştan, her gelir grubundan, erkek kadın fark etmeksizin, oyuncusuyla seyircisiyle ‘tek yürek’ hareket edilmesi beni hayrete düşürüyor. Futboldan anlamam, ama sırf bu yüzden, maçlara gitmeye niyetlendim. Konu, uzmanların, sosyologların, psikologların işi kuşkusuz… Ama taraftar olgusu akla bir soruyu getiriyor: bu çılgınlığı, iş dünyasında müşterilere, yansıtabilir miyiz? FB’li, GS’li vb gibi THY, Pegasus, Lufthansa ya da EasyJet veya Atatürk, Sabiha Gökçen, Heatrow havalimanlarının taraftarları ya da taraftar müşterileri olabilir mi?

Tribünler ise deşarj-stres atma mekânı. Bağırmak, haykırmak stresten kurtulma aracı kabul de, küfür niye? Üstelik küfürler toplumsal değerleri hiçe sayacak dozda aşırı geliştirilmiş. Çokça yazılır, söylenirdi maçlarda küfür edildiği. Gidinceye kadar asla hayal bile edemezdim. Önce anlamakta güçlük çektim, sonra uzun süre kulağımda çınlayıp durdu.

Çocuklar da bu çılgınlık seline uyuyorlar. Yüzlerce çocuk getiriliyor maçlara, onların aklına küfürü, şiddeti, kuralları kırmayı yerleştirmek son derece yanlış değil mi? Onlara neyin doğru olduğunu öğretmek kolay mı, böyle bir ortamda. Kötü söz söyleyince nasıl uyaracaksınız? Nasıl arkadaşına vurma diyeceksiniz?

Biz, siyasi tarihimizin belki de bir anlamda dönüm noktası olan, “anayasanın bir kere delinmesiyle bir şey olmaz” sözü ile çözülmeye başladık. Herkes bir şeyleri delmeyi, kırmayı, kurallara, kanunlara uymamayı olağan saydı. “Aman canım ne olacak” zihniyeti yerleşiverdi.

Oysa aşağı yukarı aynı yıllarda ABD’de başka bir şeyler oluyordu. Suçları önlemesiyle ünlenen New York’un (1993 – 2001) efsane belediye başkanı Rudy Giuliani başarısını Kırık Cam Teorisine dayandırdığını anlatıyordu. (*)  “Bir sokağın suç bölgesine dönüşme süreci önce tek bir pencere camının kırılmasıyla başlıyor. Çevreden tepki gelmez ve cam hemen tamir edilmezse, oradan geçenler o bölgede düzeni sağlayan bir otorite olmadığını düşünüyor, diğer camları da kırıyor. Ardından daha büyük suçlar geliyor...

Herhangi biri, elektrik direğinin dibine bir torba çöp bıraksın. O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir.

Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım.

‘Kırık Cam Teorisi’ ABD’li suç psikologu Philip Zimbardo’nun 1969’da yaptığı bir deneye dayanıyor. Deney şöyle: Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul bir bölgeye ve daha yüksek yaşam standardına sahip bir bölgeye, birer 1959 model Oldsmobile bırakıyor.

Araçların plakası yok, kaputları aralık. Yoksul bölgedeki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalanıyor. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmuyor.

Ardından Zimbardo ile iki öğrencisi ‘sağ kalan’ otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırıyorlar. Daha ilk  darbe indirildiğinde çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya katılıyorlar! Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılamaz duruma geliyor. Zimbardo: “Demek ki” diyor “ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek...” Ne diyelim, kıssadan hisse…

(*) Melih Aşık, Açık Pencere, Milliyet Gazetesi, 6 Eylül 2009,

Kadın gözüyle Futboldan yaşama...

Facebook Yorum

Yorumlar Tüm Yorumlar (12)

Misafir ~ 7 yıl önce
Yazınız sade iş hayatı ve futbol değil. Gerçek hayatlada ilgil. Asyaiş mesela. Hatta çocukların odalarının derli toplu olması mesela

Yanıtla

Kalan karakter 1000
Misafir ~ 7 yıl önce
KEŞKE TÜRKİYE GS GİBİ OLSA... HANİ FB YE BENZETİYORLAR YA... İŞ DÜNYASI FUTBOLA KOLAY KOLAY BENZEMEYEMEZ. YÖNETİCİ SALTANATI YIKILAMAZ..

Yanıtla

Kalan karakter 1000
Misafir ~ 7 yıl önce
Oya hanim, yazdiginiz yazilari cok yonlu buluyorum, gerek havayollari icin , gerekse de kendi ozel yasamimizdan ornek alacagimiz bir yazi! Devam Oya Hanim Harikasiniz

Yanıtla

Kalan karakter 1000
Misafir ~ 7 yıl önce
gs öyle de FB nasıl yani? O kadar paralar harcanıyor. Sonuç ne oluyor. Hocam sizin dediğiniz gibi bu topyekun olacak bir şey.

Yanıtla

Kalan karakter 1000

Yorum Gönder

Kalan karakter 1000