01 Şubat 2010, Pazartesi
Tevfik UYAR
Tevfik UYAR tevfikuyar@airporthaber.com

HAKİKATEN ARMUT MU TOPLADIK?

Bugün aynı fakülteden mezun olduğumuz, bir ara aynı evi paylaştığımız, çok sevgili bir arkadaşımla birlikteydik.

Biz mühendislerin muhabbeti genelde bu konularla ilgili olmayan başkalarına sıkıcı gelir. İşte aynen öyle sıkıcı bir konuşmaydı. Rusların PAK FA T-50 başarısından başlayan konu, nükleer silahlanma yarışı, Küba, Türkiye, Manhattan Projesi, Bikini adaları vb. birçok yerde dolaştı durdu. ABD’nin sırf nükleer silahın sembolü haline gelen mantar bulutunun içinden örnek almak için nasıl uçaklar geliştirdiğinden bahsederken, sevgili dostum kilit bir soru sordu:

“Adamlar bunları yaparken biz neyle uğraşıyorduk?”

Sorunun yanıtı çok derin... Tek tek irdelemek mümkün değil. Üstelik –bana göre- birbirinden farklı sebeplere dayanan ve farklı sonuçlar oluşturan darbeler ve muhrıtalar tarihinden bahsederken, altı dolu mu boş mu bakılmadan, insanların “darbeci / darbeci değil” şeklinde yaftalanmasının popüler olduğu şu zamanlarda da bir o kadar anlamsız. Ancak özetleyecek olursak; hakikaten biz ne yapıyormuşuz bakalım:

50’lerde çok partili dönemin uygulamasıyla tanıştık. NATO’ya girdik. Kızışan soğuk savaşta taraf olduk... Sağ-sol çatışması tırmanıyordu. 60’ların başında darbe oldu... Bir süre ortalık yatışsa da sağ sol çatışması artarak devam etti. 70’lerde bir muhtıra, arkasından Kıbrıs çıkartması, ambargo... 80’lerde sağ-sol çatışmasına devam... Bir darbe daha... İkinci dünya savaşından 90’lara kadar ülkenin değişmeyen gündemi, sağ-sol çatışması, laiklik, hükümetlerin yaptığı yolsuzluklar, güneydoğu ve doğu anadolu meseleleri...

Demek ki hakikaten armut topluyormuşuz.

Karmaşa, kargaşa ve kimlik

Türkiye, gerek dışarıdaki, gerekse içerideki –ki genelde dış kaynaklı talep ve isteklerle- mihrakların kışkırtmaları, müdahaleleri, silah temini, ajan faaliyetleri vb. unsurlarla sürekli bir karmaşa içerisinde bırakılmış. Bunun yanısıra plansızlık, hedefsizlik, hükümetlerin tepki hükümeti olması ve halkın menfaatlerinden çok kendi menfaatlerine hizmet etmesi. Demokrasi görünümü altında bir kleptokrasi (erk sahiplerinin kendini ve kendine yakın olanları devlet kaynaklarıyla zengin ettiği yönetim biçimi).

Ancak daima bir iç çatışma ortamı Türkiye’yi meşgul etmiş görünüyor. İç çatışmaların da üzerinde yoğunlaştığı kısım, aslında toplum olarak bir kimlik bunalımı yaşıyor olmamızda. Celal Yalınız’ın tabiriyle “Doğuya giden bir geminin içinde batıya koşan adam” misali... Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’in “Türk Kimliği” kitabının birinci bölümünün başında yazdığı gibi:

Biz Türkler... Asyalı mıyız, Avrupalı mı? Şaman mı, Müslüman mı, Laik mi? Yerleşik köylü müyüz, göçebe Türkmen mi? Fatihin torunları mı, Ata’nın çocukları mı? İslamın kılıcı mı, Hristiyanlığın cezası mı? Osmanlı yetimi mi, TC vatandaşı mı? Fatih miyiz, fethedilmişlerden mi? Savaşçı asker miyiz, barışçı siviller mi? Ordu muyuz, millet mi, ulus mu? Batılı mıyız, batının koruyucusu mu? Çağdaş toplum mu, tarihi bir köprü mü? Doğulu mu, Anadolulu mu, Batılı mı? Kimiz Biz?

Bozkurt Güvenç’in 1993 yılında, yani bundan 17 yıl önce kaleme aldığı kitapta yer alan bu sorulardan hangisine kesin ve net bir yanıt verebiliyor, ve bu temeller üzerinde hedefler ve amaçlar inşa edebiliyoruz?

Gelmiş, geçmiş hükümetleri, sağıyla, soluyla düşünün...

Sadece “Batılı mıyız? Doğulu muyuz?” sorusunun yanıtı bile, bilhassa havacılık ve savunma sanayiimizin kaderini değiştirmiştir. Her hükümet değiştiğinde rafa kalkan, bir önceki hükümetin doğu ya da batı ile, doğuya ya da batıya yönelik, doğu ya da batı için yaptığı plan ve programlar, projeler...

İşte tüm bu şeyler dengeli halde olunca, kavramsal olarak tek bir şeye işaret eder: “İstikrar”

Sonuç?

Onca iş gücüne, onca kabiliyetine, onca nüfusuna rağmen teknolojiyi, gücü, bilgiyi sonradan yakalamaya çalışan bir Türkiye... (Neyse ki, aklımız başımıza gelmiş görünüyor. Ancak sadece aklın başa gelmesi yetmez. Elalemin teknoloji ve gelişmişliğinden senelerce uzak olduğumuza, çalışma, inanma ve irade gösterme zamanıdır.)

İrade göstermeye gelince...

Rusya’nın 1997 yılında başladığı PAK FA T-50 projesi 29 Ocak 2010’da ilk uçuşunu gerçekleştirerek önemli bir başarıya imza attı ve böylece Rusya, beşinci nesil muharip jet üreten ikinci ülke oluverdi...

O yıllarda ABD’nin F-22’sine muadil bir uçak üretmeyi planlayan Rusya’nın projede bugüne dek karşılaştığı sorunlara ve onca karamsar iddia ve görüşe rağmen tam 13 yıl sonra, 2010’da bu uçağı ortaya çıkarmış olması önemli bir irade göstergesi... Rusya’nın bu iradesinin arkasında Sovyetler Birliği zamanındaki uzun ve meşakatli çalışmalardan dolayı, bu tarz projelerde sabır göstermenin ne kadar önemli olduğunu tecrübelerine dayanarak bilmesi duruyor...

Ortalama iki-üç sene başta kalan hükümetlerin gelir gelmez projeleri rafa kaldırmasına benzemiyor tabi...

Yine de son zamanlarda havacılık ve savunma sanayiimizde meydana gelen gelişmeler, artık ithalat zihniyetinin, “al-kurtul” ve “ver-kurtul” politikalarının değiştiğinin nişanesi... Dolayısıyla bizlerin de umut kaynağı.

Hükümetler üstü planlar, hedefler ve amaçları olan, ne olursa olsun kardeş kavgasına düşmeyen, daha da önemlisi kardeş kavgasının birilerine silah pazarı, birilerine rant, birilerine siyasi güç ve Türkiye’nin büyümesini kendileri için tehlike gören dış mihraklara mutluluk olduğunu bilen bir Türkiye dileğiyle.

İyi haftalar.

HAKİKATEN ARMUT MU TOPLADIK?

Facebook Yorum

Yorumlar

Bu haber için henüz yorum gönderilmedi.

Yorum Gönder

Kalan karakter 1000