09 Kasım 2009, Pazartesi
Tevfik UYAR
Tevfik UYAR tevfikuyar@airporthaber.com

GDO Tehlikesinin Farkında mısınız?

Bu hafta bu köşede Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar konusunu inceleyeceğim. Konunu Havacılık ile pek bir ilgisi yok; ya da aslında biyoyakıtların kullanıma girmesiyle birlikte havacılık sektörünün de ihtiyacını karşılamak üzere bitkilere daha fazla yağ depolama özelliği kazandırılabilir… Ancak aşağıda bahsedeceğim gerekçelerle bunun bile zararlı olabileceğini de ifade etmem gerek.

Bu yazı fazlasıyla uzun. Baştan sona okumanın zor gelebileceğinin de farkındayım. Ancak kendi hayatınız ve çocuklarınızın geleceği için biraz bilgilenmek kimseye külfet olarak gelmemeli. Şimdi hep birlikte konuya hiç vakıf olmayanlar için basit bir giriş yapalım; daha sonra da GDO’yu detaylı olarak ele alalım. Yazının son kısmında da ülkemizde yürürlüğe giren yasanın sakıncalı kısımlarını inceleyelim.

Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların (GDO) Türkiye’ye ithalatına ve bunların ne şekilde piyasaya sürüleceğine dair bir yasa geçtiğimiz günlerde yürürlüğe girdi. Beğenmediğimiz Sarkozy’nin ülke sınırlarından içeri sokmadığı GDO’lar AB’nin 6 ülkesince tamamen yasaklanmış durumda…

Sorumlu bir vatandaş olarak gayet net ve açık bir şekilde ifade edilmiş yasanın maddelerini inceledim. Her ne kadar hukuk konusunda ya da genetik veyahut tarım/hayvancılık vb. konularında bir uzman olmasam da aklın süzgecinden geçirirken ayağı taşa takılan bazı maddelere rastladım.

Şimdi evvela, konuya vakıf olmayan okurlar için, genetiğin değiştirilmesinden bahsedelim. Aşağıdaki bir kaç başlığı, biyoloji bilgisi olanlar için hafif gelebilir; ve hatta örneklerim tam olarak örtüşmüyor bile görünebilir; fakat tekrar ediyorum: Bu başlıklar konuya vakıf olmayan okurlar içindir, çünkü bir insanın karşı durduğu bir meseleye, davasına, bilgisiyle inanmış olması gerekir… Hükümetimizin yasayı çıkarmadan önce bize tanımamış olduğu hakkı, biz okurumuza tanıyalım:

Canlıların yazılımı…

Bütün hücrelerimizin çekirdeğinde, genlerden oluşan, DNA (Deoksiribonükleik asit) dediğimiz bir karmaşık molekül bulunur, ve atalardan oğullara bu çekirdek vasıtasıyla bilgi aktarılır. Bir bebeğin anne karnındaki gelişimi bu çekirdekteki programa göre gerçekleşirken, tüm vücut faaliyetlerimiz de yine bu molekülün emir ve yasaklarıyla yürür. Kısacası, bir bilgisayarın işleyebilmesi için ne gerekiyorsa, bir hücrenin işlemesi için de bu mecburidir. Kısacası hücrenin beyni bu çekirdekte yer alan DNA’dır.

Tüm hücrelerde aynı DNA bulunur, ancak farklı kısımları aktif olarak çalıştığı için hücrelerimiz farklıdır. Kemik hücresi ile deri hücremiz aynı çekirdeğe sahip olmuş olmasına rağmen, birinde kemik için gerekli genler, diğerinde ise deri için gerekli genler aktiftir. Bir benzetme yapmak gerekirse, bir şirkette herkes insandır; ancak hepsi farklı uzuvlarını çalıştırır. Bilgisayarla işi olan parmaklarını, getir götür işiyle ilgili olan bacaklarını kullanır…

Velhasıl, birbirine sarılmış iki koldan oluşan DNA’nın içerdiği yazılı kodlar da kendi içinde dörde ayrılır. Bu dört kodun dizilmesi için mecburi bir kural vardır. A’lar (Adenin) T’lerin karşısına (Timin), G’ler (Guazin), S’lerin karşısına (Sitozin) gelmek zorundadır. Yani A-T, A-T, G-S, T-A, S-G, G-S gibi çiftler halinde bulunurlar. Bunların bu halde bulunmaması, ilgili genin fonksiyonunu yerine getirememesi demektir. Buna bir benzetme yapmak gerekirse de monte edilmiş herhangi bir elektronik aleti örnek verebiliriz: Bu aletin vidaları ile vida delikleri karşı karşıya gelmek zorundadır. Ola ki sökerseniz geri takarken hem vidalar ve delikler karşı karşıya gelmelidir; hem de uygun büyüklükteki vidalar uygun büyüklükteki deliklerle karşı karşıya gelmelidir.

Herkeste aktif olmasa da genetik bir bozukluk olabilir. Bu bozukluğun oğul gene aktarılması, aynı genlere sahip bir akraba ile evlilikte çok daha muhtemeldir; çünkü iki tarafta da aynı gen bozuktur. Akraba evliliğinden anomaliye sahip çocukların doğması bu yüzdendir. Örneğimiz üzerinden açıklamak istersek eğer; iki tarafta da çivi olursa kapak kapanmaz; hatta zorlarsanız zarar verirsiniz. Ya da iki tarafı da boşsa, orası gevşek olur.

Bu yazılım değişirse…

Çeşitli nedenlerden dolayı bu yazılım değişime uğrayabilir. Önceki başlıkta da belirttiğimiz gibi: Bu yazılım vücuttaki tüm fonksiyonların kontrolünü sağlar; kontrol için gerekli bilgi buradadır. Nasıl ki şirketlerin politikası, amacı bir kitapta yazılıdır ve o kitaba göre hareket edilir, işte vücutta da aynı durum söz konusudur. Genetik hastalıkların atadan oğula geçmesinin nedeni de bu kodun aynen aktarılmasından kaynaklanmaktadır.

İşte bu kodun değişmesine mutasyon denir. Mutasyon bir kaç yolla oluşabilir. Bunlardan en bilineni radyasyondur. Radyasyon, her ne kadar sadece ışıma demek olsa da genelde kimyada yüksek enerjili parçacıkların yayılması anlamında kullanılır. Radyoaktif maddeler, alfa, beta, gama vb. parçacıklar yayarlar. Bunlardan en tehlikelisi olan gama, o kadar küçüktür ve enerji yüklüdür ki, engel tanımaz ve bir maddenin molekülleri arasından rahatlıkla geçebilirler. Örneklendirmek gerekirse, bir tuğla, arabanın cam kenarlarındaki boşluklardan geçemez. Bir su damlası da kolay kolay geçemez. Ancak o su yüksek enerjili, yani tazyikli olursa, boşluktan geçebilir.

Benzer şekilde gama ışınları da bizi deler geçer; ancak bazıları DNA’ya çarpabilir ve yukarıda saydığımız moleküllerin dizilişini, yerini değiştirebilir, onu parçalayabilir. Genelde böyle bir durumda hücre yaşamını sürdüremez, çoğalamaz ve ölür. Ancak bu mutasyon bizzat çoğalma geninde meydana gelmişse, bu sefer hücreye “1 saatte bir bölün” ya da “yaralanırsan öldür kendini” emrini veren kod “sürekli bölün ve çoğal” haline dönüşürse, işte buna da kanser denir. Habis kistler, yani kanserli hücreler (ur, tümör vs.), kontrolsüz şekilde büyüyen, bu sebeple de açığa çıkardığı maddelerle vücudu zehirleyen, hayatta kalabilmiş mutant (mutasyona uğramış) hücredir.

Vücudumuzda mutasyon sürekli olur, ancak hücreyi hayatta bırakabilen mutasyon gerçekleşme olasılığı çok çok düşüktür. Bu yüzden herkes kanser olmaz… (Bugün cep telefonu teknolojisinin de yayılmasıyla birlikte içerimizden sürekli olarak geçen dalgalar, gama parçacığı kadar olmasa da vücudumuzda kısmi bir etkide bulunurlar… Bu sebeple -maalesef- gelecek nesilleri daha yüksek oranlarda kanser bekliyor…)

Mutasyonun gerçekleşme sebeplerinden bir diğeri de kimyasal olabilir. Hücrenin belli başlı kimyasal maddelere sürekli ya da kısa süreli de olsa maruz kalması onu mutasyona uğratır. Benzer şekilde, mutasyonun hücreye kanser özelliği katabilmesi hali de kansere sebep olur. Sigara içenlerin ciğerlerine yapışan kimyasal maddeler ve hücrelerin oksijen yerine karbonmonoksit soluması, sigara dumanının yol alırken temas ettiği her organın (dudak, damak, ağız, gırtlak, yemek borusu, soluk borusu vb.) kanser yaratma riski artar. Yine benzer şekilde antibiyotik kullanımı, vücudumuzdaki organizmalarda, bilhassa bakterilerde ve virüslerde mutasyona sebep olabilir. Bu yüzden gereksiz antibiyotik kullanımından da kaçınmak gerekir. Bir ek bilgi vermekte de fayda var: Bakteriler ve virüsler gibi tek hücreli canlılar daha kolay mutasyona uğrarlar; çünkü tek bir DNA’ları vardır. Bizim gibi çok hücreli canlılarda ancak bir kaç hücre mutasyona uğrar ve ölürse, biz yaşamımızı devam ettirebiliriz ve değişmiş olmayız; ancak bakteri ve virüslerde, mutasyona rağmen canlı hayatta kaldıysa, artık değişmiş demektir ve bu bilgiyi oğluna miras bırakacak anlamına gelir. Her sene hortlayan yeni tip hastalıklar, mutasyona uğramış bakteri ya da virüslerden kaynaklanır. 100 sene önce olmayan ama artık olan AIDS, ya da domuz gribinin birden ortaya çıkması bu yüzden: Domuzlardan insana geçemeyen, insan vücudunda yaşayamayan virüs, mutasyon ile insana da atlayabilir hale gelmiştir.

Ateşle oynanıyor…

Bundan bir buçuk asır önce dünya sanayileşmeye başladığında, fosil yakıtların tüketilmesi ve kirlilik sebebiyle bir gün küresel ısınmayla yüzyüze kalınacağı tahmin edilmemişti. Yani bir teknolijinin niğmetlerinden faydalanırken, gelecekte ne olabileceğini pek düşünmüyoruz. Bugün her mahallede yer alan baz istasyonları da gelecekte neler yaratacak, henüz bilmiyoruz. Genetiği değiştirilmiş organizmalar için de öyle…

Velhasıl, genetiği değiştirilmiş organizma, genetik biliminin ve biyoteknolojinin ilerlemesiyle ortaya çıkmış bir kavram. Organizma, yani canlı, yani hayvan ve bitkilerin kodlarıyla oynanarak onlara bazı vasıflar kazandırılabiliyor; ya da bazı olumsuz özellikleri ortadan kaldırılabiliyor.

Çekirdeksiz karpuz, ya da küp şeklinde karpuz herkesin bildiği örnekler… Ya da bir keçiye örümcek geni nakledilerek sütünden elde edilen ameliyat ipi de yine bazılarımızın duymuş olabileceği haberlerden. Ancak bilhassa yem teknolojisinde ne olup bittiğini bilmiyoruz. Üstelik yemi direkt olarak biz yemiyoruz; önce hayvanlar yiyor, biz GDY’yi yiyen hayvanı yiyoruz, ya da onun sütünden, yumurtasından vb. faydalanıyoruz… Zira hayvancılık tarımdan daha önce endüstriyelleştiği için bu iş ilk önce yemlerde uygulanmaya başlandı. Yem olarak kullanılan tahılların daha verimli -ucuz, maliyetsiz- hale gelmesi için bu teknoloji seferber oldu. Tarımın da endüstriyelleşmesini tamamladığı şu günlerde, GDO’lar her yerde kullanılmaya başlandı.

Ancak yan etkileri henüz bilinmiyor! Bu yüzden tam olarak etkileri ispatlanmamışken ya da anlaşılmamışken, bu gibi eylemler ateşle oynamaya eşdeğer. Bir genin herhangi bir özelliği denetlediğinin anlaşılabilmesi doğru, fakat çoğu zaman bir gen başka bir çok faaliyeti de düzenliyor ya da en azından zincirleme olarak da olsa etkiliyor.

Faydası var mı?

Şu halde; endüstriyel tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar dışında GDO’yu kim isteyebilir ki?

GDO’yu savunanlar; bunun yararlı şeyler için de kullanılabileceğini söylüyor. Tayfun Özkaya adlı bir vatandaşımızın GDO ile mücadele amacıyla açtığı blogtan aynen aktarıyorum:

“Geçenlerde bir ilimizin Ziraat Fakültesindeki konferansımda GDO’lu ürünler konusundaki eleştirilerimi açıkladığımda bir öğretim üyesi ”altın pirinç denilen GDO’lu bir ürünün Asya’da A vitamini eksikliği çeken çocuklar için kurtarıcı olabileceğini” söyledi. Çocuklar kör olmaktan kurtulabilecekti. Normal olarak pirinç A vitamini içermez iken araştırmacılar bunu A Vitamini daha doğrusu onu üreten madde olan beta-karoten içerecek hale getirmişlerdi. Buluş hayranlık uyandıracak gibi görünüyordu. “Neden biz olayı tek yanlı görüyorduk?”

Yoksa bu altın pirinç olayı GDO’lu ürünlerin kamuoyunda kötü olan şöhretini düzeltmek için bir halkla ilişkiler projesi olarak mı tezgâhlanmış idi? Öğretim üyesinin büyük tohum ve aynı zamanda tarım ilacı üreten şirketlerin borazanı olmadığına inanıyorum. GDO’lara gerçekten inanıyordu. Ancak sanırım bilgisi çok eksik idi.

… Bir Japon pirinç çeşidinin içine İngilizcede genel olarak daffodil denilen bir nergis türünden iki gen ve bir bakteriden (yani bir mikrop) bir gen koyarak altın pirinci elde ediyorlar…

…Klasik bitki ıslahında başka bir türden (nergisten) hatta başka bir âlemden (burada bakteri) genleri bir başka türe (yani pirince) aktaramazsınız. Yeni bir canlı yaratmaya benzeyen bu olayın çok yönlü tehlikeler doğurması nedeniyle ülkemizde de GDO’ya Hayır Platformu gibi benim de katıldığım kuruluşlar mücadele etmekteler…

…Aslında kötü beslenmenin temel nedenleri yoksulluk, eşitsizlik ve eğitimsizliktir. Yeşil devrim denilen tek ürüne, tarım ilaçlarına, kimyasal gübrelere bağımlı üretim sistemi Asya’da sebze üretimini büyük ölçüde azalttı. Beslenme uzmanları günde 200 gram sebze tüketen bir kişinin A vitamini eksikliği çekmeyeceğini ortaya koyuyorlar. 300 gram altın pirincin ise yetişkin bir kişinin günlük A vitamini ihtiyacının sadece %20’sini karşılayacağını ortaya koyuyorlar. Bu miktar pirinç ise bir çocuk için çok fazladır. Filipinlerde bir okul öncesi çocuk ancak 150 gram pirinç tüketir. Bu ise A vitamini ihtiyacının %10′u eder. Tüm A vitamini ihtiyacını alabilmesi için ise bu çocuk 1,5 kilo pirinç tüketmelidir. Bu imkânsızdır. Diğer yandan altın pirinçte olduğu söylenen ve A vitaminine dönüşecek olan beta-karoten maddesinin biyolojik olarak yararlı olup olmadığı da ayrı bir problemdir. Bunun vücut tarafından alınabilmesi için hayvansal yağ tüketimi de gerekiyor. (Kaynak: MASIPAG, Grains of Delusion, Golden Rice seen From The Ground,http: //stopogm. net/files/ GrainsDelusion. pdf)”

Şu halde; Sn. Özkaya’nın da belirtiği üzere; GDO’nun yararlı olabileceği söylemlerini mutlaka şu bağlamda değerlendirmek gerekiyor: Dünyayı daha yaşanılır hale getirmek ya da fakir ülkelerin sorununu çözmek için GDO’ya değil, o ülkelerde organik tarımı ve ekonomiyi desteklemeye ihtiyaç var.

Görünen o ki sermaye sahipleri, bu konuda faaliyet yürüten işletme sahipler, dünyaya verdiği zararı ancak bu zararı yarattıkları yoldan ufacık da olsa yarar çıkararak telafi etmeye çalışıyorlar - ki mümkün değildir.-

Önce çiftçi, sonra bizler ölürüz…

Meseleyi başka bir yönüyle ele alırsak: Endüstriyel olarak üretilen GDO’lar organik ürünlerden daha ucuza mal olacaktır. O zaman çiftçinin bu tip ürünlerle rekabet etme şansı sıfırdır. Şimdilik tepkili olsak da; kapitalizmin şiddetini arttırdığı, gelir dağılımları arasında uçurumların derinleştiği günümüzde biz de zamanla daha ucuz olduğu için, yaygın bir davranış biçimi olan “bir kereden bir şey olmaz”; daha sonra gelişecek olan “zaten az tüketiyorum” ve alışkanlık olduktan sonra “sonuçta daha ucuz; pahalıyı alıp fakir yaşayacağıma, ucuzu alır, kalan parayı başka zevklerime harcarım” diye düşünmeye başlayacağız.

Önce çiftçi ölecek, kısa bir süre sonra da hastalıklarla savaşan bizler.

Konunun ekonomik boyutlarını ortaya koymak için bir örnek daha vermek gerekirse; Meral Tamer 17 Mart 2005′teki yazısında çok önemli bir şeye dikkat çekiyor:
“ABD, Irak’taki seçimlerden hemen sonra dayatığı yasa ile Irak’ta GDO’suz tarımı yasakladı”

Evet evet. İnanılmaz geliyor, ancak Irak’ta genetiği değşitirilmemiş ürün yetiştirmeniz yasak! Üstelik bu konu, Irak’ın komşumuz olması dolayısıyla bizi de ilgileniriyor: Bitki tohumları çok kalın tabakalarla kaplıdır; bu yüzden yutulması halinde bozulmadan tekrar dışkı ile atılırlar. Benzer şekilde tohumlar rüzgarla ya da akarsularla da taşınırlar. Dolayısıyla Irak’taki tarım sanmayın ki bizim ovalarımıza, yaylalarımıza, topraklarımıza gelmiyor…

Bu arada -eski bir bilgi ama- yeri gelmişken şöyle de bir verelim:

Dünyada GDO’lu gıda ürünleri pazarının toplam hacmi 1998′de 30 milyar dolarken 2003′te 70 milyar dolara yükselmiş bulunuyor. 2008′deki halini siz düşünün…

Perşembenin gelişi çarşambadan…

Bu yasa birden bire nereden çıktı demeyin. Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir derler ya… Bakın neler oldu şu son 7 yılda:

Habertürk gazetesi, ABD tarım bakanlığının 2002 yılından bu yana bizim Tarım Bakanlığı çalışanlarımıza çeşitli eğitimler ve seminerler verdiği, 2005 yılında ABD Tarım Bakanlığı’nın milletvekillerimizi ağırlamasının sürpriz olmadığını 17 Haziran 2009 tarihinde yazmıştı.

Dönemin ABD Tarım Ataşesi Robert Hanson tarafından kaleme alınan raporda, Türkiye’de genetiği değiştirilmiş (transgenik) ürünlere karşı bir kamuoyu oluştuğunu, bunun da muhtemelen ABD’den GDO’lu ürün ithal etmek isteyen üreticileri ürküttüğü belirtiliyor. Türkiye’nin GDO’lar karşısında Avrupa gibi ‘karşı’ tavır aldığına dikkat çekilerek, söz konusu yasa tasarısının hükümetin aksini söylemesine rağmen GDO’lu ürünlerin Türkiye’ye ithalinde engel teşkil edebileceği belirtiliyor.

ABD Tarım Bakanlığı’nın (FAS) raporunda, 2005 yılına kadar yapılmış çalışmalar da yer alıyor. Üniversite, hükümet ve özel sektörden belirli kişilerin seçilerek ABD ve çeşitli ülkelerde seminer ve teknik gezilere götürüldüğü detaylarıyla belirtilmiş. Raporda ayrıca 1998-2000 yılları arasında yasak olmasına rağmen Türkiye’de sınırlı sayıda da olsa GDO’lu patates, mısır ve pamuk ekildiği belirtiliyor.

Habertürk’ün haberine göre, perşembe şöyle geliyor:

    • 2000 yılından bu yana Cochran Programıyla biyoteknoloji adaylarının ABD’ye gönderilmesi.
    • Biyoteknoloji konusundaki bilgilerin tercüme edilip hükümet ve paydaşlara iletilmesi.
    • Seçilmiş, gıda güvenliği konusunda çalışan 2 hükümet yetkilisini 2002′de Tunus’taki biyoteknoloji seminerine gönderilmesi.
    • Yüksek düzey iki Tarım Bakanlığı uzmanının 2003 yazındaki Amerikan Hububat Konseyi toplantısına katılması için aday gösterilmesi.
    • 2003 sonbaharında Ankara’da hükümet yetkililerine (250 kişinin üzerinde katılım olmuş) büyük bir konferans düzenlenmesi.
    • 2003 yılı sonbaharında bir üniversitenin biyoteknoloji uzmanının Amerika’daki biyoteknoloji konferansına gönderilmesi.
    • 2004, 2005 ve 2006 yıllarında, bakanlığın 5 gıda güvenlik elemanının, devlet fonlarıyla Biyoteknoloji Uluslararası Ziyaret Programı’na katılmasının sağlanması.
    • 2004 yılı yazında bakanlık yetkililerinin ve gazetecilerin USGC Biyoteknoloji programlarına katılmasının sağlanması.
    • 2005 yılı Nisan ayında bir grup milletvekili ve Tarım Bkanlığı’nın kilit elemanlarının ABD’ye davet edilmesi ve ABD’nin tarımsal biyoteknolojiyi nasıl kullandığının gösterilmesi.
    • 2005 yılı Eylül ayında ABD Tarım Bakanlığı’nın yardımıyla bir biyoteknoloji uzmanının Türkiye’deki üç üniversitede, Bakanlık yetkilileri ve paydaşlara konferans vermesinin sağlanması.
Planlanan çalışmalardan bazıları:
    • Karar yetkisine sahip yüksek düzeydeki Tarım Bakanlığı yetkililerinin, seyahat ve eğitim programlarına dahil olmasının garanti edilmesi.
    • Basında ve siyasi alanlardaki eleştirileri yanıtlamak için Türkiye’deki yerli endüstri ve ithalatçılar ile eşgüdüm içerisinde olunması.
    • Biyoteknolojinin yararlarını göstermek için Türkiye’deki yerel üniversitelerle eşgüdüm içinde olunması.Ankara ve İstanbul’da bakanlıkların dönem dönem değişebilen elemanlarına gıda güvenliği seminerleri verilmesi için konuşmacılar ayarlamak.
    • Bu seminerlere FDA’nın (Yiyecek ve İlaç Departmanı) katılımının ve ABD’deki biyotek ürünlerin yararlarını anlatan Amerikalı üreticilerin bu toplantılarda olmasının sağlanması.
    • Cooperator, Cochran ve Uluslararası Ziyaretçiler Programı aktivitelerinin devam ettirilmesi. Bu aktiviteler arttırılmalı ve ziyaretler için İngilizce bilmeyen daha yüksek düzeydeki resmi görevlilerin hedeflenmesi.
    • Türkiye’nin, biyoteknolojik mısır ve pamuk üretiminden diğer ürünlere nazaran daha karlı çıkacağının üreticinin karının artacağının, resmi görevliler ve yerel üretici birliklerine devamlı olarak anlatılması.
    • Yasanın bu haliyle çıkmaması için bu konuda karar vericileri, akademisyen ve üreticileri hedef alan bir dizi lobi çalışması yapılmasını öneriyor.
5 Nisan 2009 tarihinde Vatan Gazetesi’nde ise Levent İçgen beş milletvekilimizin dünyanın önde gelen GDO ve yan ürünleri üreticisi Monsanto tarafından da ağırlandığından bahsediyor.

Sağlığa zarar…

Genetiği değiştirilmiş organizmalar başta cinsiyet hormonlarıyla ilgili anormalliklere neden oluyor. Caen Üniversitesi ve Dijon Üniversitesi’nde yapılan çalışmalar gösteriyor ki GDO’lar cinsel hormonların hareketini daha anne karnındayken etkiliyorlar.

Zira ABD’de daha önce 14 bin çift üzerinde yapılan çalışma, bitki tüketen çiftlerin, et tüketen çiftlere göre daha fazla anomaliye sahip çocuk dünyaya getirdiğini göstermiş. Anomaliler genelde penis yapısı ve hermafrodizm, yani çift cinsiyetlilik (hem penis hem de vajinaya sahip olmak) üzerinde yoğunlaşıyor. GDO’ların cinsel hormonların faaliyetlerine vurduğu sekte çağımızda eşcinselliğin artmasındaki fizyolojik sebepler arasında da yer alıyor.

Diğer bir risk de GDO’ların alerjenik özellikleri. 1996 yılında, Brezilya kestanesinden ve fındığından soya fasulyesine aktarılan geni içeren ürünler, alerji yapması nedeniyle, marketlerden toplatılmıştır.

Diğer zararlar arasında da önceki başlıklarda açıkladığımız kanserojenlik ve mikro-organizmaların mutasyonuyla yeni hastalıkların ortaya çıkması var.

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet ATALIK’ın makalesinde bakın başka ne örnekler var:

“Rusya Bilim Akademisi’nden Dr. İrina Ermakova’nın fareler üzerinde yaptığı denemede GD soyayla beslediği farelerin yavrularının %55,6’sı doğumdan üç hafta içinde öldü. Normal soyayla beslediği yavruların %9′u ve GDO’suz gıdalarla beslediği yavruların ise sadece %6,8′i öldü. Ayrıca, GD soyayla beslediği farelerin yavrularının %36′nın normal doğum ağırlığının altında doğduğunu saptadı. Bu şaşırtıcı sonuçlar karşısında denemeyi üç kez tekrarladı ve aynı sonuçlara ulaşınca Ekim 2005′te yapılan bilimsel bir panelde sonuçları kamuoyu ile paylaştı.

Avusturya Tarım ve Sağlık Bakanlığı’nın finansmanı ile Viyana Üniversitesinin geçen yıl yaptığı bir çalışmada ise GD gıdalarla beslenen farelerin 3-4 nesil sonra büyük ölçüde üreme yeteneklerini kaybettikleri belirlendi.

Biz bu akademisyenlerimize Kaliforniya Salk Enstitüsü Hücre Nörobiyolojisi Laboratuvarı Başkanı Prof. David R. Schubert’in bir tıp dergisinde yer alan şu sözleri ile yanıt verelim: “GD gıdaların insanları hasta yaptığına dair hiçbir kanıt yok, bu gıdalar güvenli söylemi son derece mantıksız ve doğru değildir. Bu gıdaların güvenli olduğu görüşünü doğrulayan hiçbir veri yoktur. Doğru dürüst epidemolojik çalışmalar olmaksızın pek çok zarar saptanamaz. Bu yönde hiçbir çalışma yapılmamıştır.” (The Problem with Nutritionally Enhanced Plants, Journal of Medicinal Food, Vol.11, No:4, August 2008)”

Doğa dengesinin bozulması ve tohumsal bağımlılık

İlk kuşak ürünlerde farkedilmeyen bir diğer risk de genlerin uyumsuzluğunun yaratacağı toksisite; yani daha yalın bir anlatımla: Zehir. Daha önce yapılan bir bilimsel çalışmada GDO’lu ve normal patateslerle beslenen iki grup farede yapılan çalışmada; normal patateslerle beslenenlerde hiç bir sorun olmamasına karşın, GDO’lu ürünlerle beslenenlerin sindirim sistemlerinde önemli zararlar belirlenmiştir. Eser miktarlardaki maddelerin zamanla birikim yaratması da teşhisi zorlaştıran sebepler arasındadır. Sigara nasıl uzun yıllar sonunda öldürüyorsa; GDO’lar da öyle yapabilirler.

Zira GDO’lar doğada bile uzun yıllar etki bırakabiliyorlar. Bildiğiniz üzere doğada çeşitli çevrimler vardır. azı genlerin ürettiği endotoksinlerin toprakta 33 hafta kaldığı belirlenmiştir. Bu da bu endotoksinlerin su çevrimi ya da besin çevrimi ile, GDO’ları yiyen yemeyen herkesin nasiplenmesi anlamına geliyor… Üstelik birikimli bir halde, zarar yayılım gösteriyor…

Doğanın dengesinin bozulması da, söz konusu GDO’ları yiyen insanların doğrudan değil, ama dolaylı olarak çok daha büyük etkilere maruz kalması tehlikesi yaratmaktadır. Samsun İl Özel İdaresi AR-GE Başkanlığı’nda çalışan AR-GE uzmanı Yılmaz Kurt’un kaleme almış olduğu bir yazıdan aktarıyorum:

“GDO’lu bitkilerin faunada yararlı akraba türlerin yok olmasına ve yeni zararlı populasyonları nın oluşmasına neden olabileceği tartışılmaktadır. Özellikle, GDO’lu mısırlardaki Bt genlerinin sadece koçan kurtlarına etkili olduğunun söylenmesine karşın, mısır bitkilerinin arasında yetişen ve üzerinde bol miktarda mısır çiçektozu bulunan “Asclepias” adı verilen bitkilerle beslenen kral kelebeklerinin de öldüğü görülmüştür. Ayrıca, yararlı böceklerden olan “Ladybugs” (hanım böceği) ve “Lacewing” gibi böceklerin öldüğü, bu böceklerle beslenen arı ve kuşların da zarar gördüğü saptanmıştır. Bilindiği gibi, dayanıklı çeşitlerin oluşturduğu baskı sonucunda zararlılar zamanla tepkilerini değiştirebilmektedir. Bu durumda hem GDO’lu bitkiler etkisiz hale gelmekte, hem de biyolojik savaşta Bt bakterilerinden yararlanma imkânı ortadan kalkmaktadır…

… GDO’lu bitkiler için geliştirilen herbisitler, bu bitkilerin dışındaki tüm bitkileri kesin olarak öldürmektedir. Geniş alanlara uygulanan bu tip herbisitlerden yabani floranın olumsuz etkilenmemesi mümkün değildir. Öte yandan, terminatör genlerin akraba türlere çiçektozları ile geçerek onların ikinci yıl tümüyle yok olmalarına neden olması yüksek bir ihtimaldir. GDO’lu bitkilerden kaynaklanabilecek genetik kirlilik, birçok yabani türün anavatanı olan Türkiye için ayrı bir önem taşımaktadır…”

Akraba türlerin yok olması, GDO’nun baskın çıkıp, doğal yollardan elde edilen organizmaların ortadan kalkması anlamına da geliyor. Eğer ki gen, diğerlerini öldürecek ya da baskılayacak şekilde ayarlanmışsa, mevcut ürününüzü korumanız mümkün değil. Kaldı ki GDO’ların tohumları tekrar kullanılamıyor. Yani siz bahçenize kendi ürünününü ekerseniz, ancak komşunuz GDO ekerse, rüzgar, su vb. sebeplerle bu iki aynı bitki birlikte tozlaşır, çiftleşirse, kendi ürününüzü unutun! Seneye komşunuzdan tohum almaya başlarsınız.

Zira Türkiye Ziraatçılar Derneği Başkanı İbrahim Yetkin şöyle söylüyor: “Normal olarak tahıl ithal etmememiz ve kesinlikle GDO’lara izin vermememiz gerekir, zira tarım alanında zengin bir ülkeyiz. Halkı besleyebilmek için yeterince ürünümüz var. Ancak bunun için altyapıya, planlamaya ve bütçeye ihtiyacımız var. Bu tohumlar bizi yabancı şirketlere bağımlı kılacak. yüksek ücretle tohum ithal etmek zorunda kalacağız”.

Yasadan örnekler

Şimdi dilerseniz yasa maddelerine birlikte göz atalım… (Sadece ilgili olan kısımlarını aldım):

Madde- 5 (2) İthal edilen, üretilen veya dağıtımı yapılan GDO lu gıda veya yemin çevre, insan veya hayvan sağlığı açısından olumsuzluğu tespit edildiğinde, gıda veya yem işletmecisi sağlığı ve çevreyi korumak amacıyla gerekli tedbirleri almak, Bakanlığı, diğer ilgili mercileri ve tüketicileri acilen bilgilendirmek ve söz konusu gıda veya yemi, piyasadan geri çekmek zorundadır.

Koruyucu gibi görünen bu yasa, başta afet yönetiminde olduğu gibi; afetten sonra yaraları sarma üzerine kuruludur. Önleyiciliği yoktur. GDO’ların zararlarının bir kaç kuşak sonra anlaşılabileceğini yukarıda bir çok örnekle açıkladım. “İş işten geçti” deyimi bu yasa ile örtüşüyor.

Madde 5 - (6) Gıda veya yem, GDO lardan biri ya da birkaçını toplamda en az % 0,9 oranında içeriyor ise, GDO lu olarak kabul edilir.

Benzer şekilde, GDO’nun birikmeli yayılımı, yani az da olsa doğada ya da vücutta varlığını sürdürerek beklemeye geçmesi miktarı önemsiz kılıyor. %0,9 oranındaki GDO’lu 1 adet ürün, %0,45 oranındaki GDO’lu 2 adet ürüne denktir. Bu yüzden bu oranın sabit olması anlamsızdır. Böyle bir yasa çıkarılacaksa bile, bir ürünün tüketim miktarına oranla belirlenecek bir formül geliştirilmelidir. Ekmeği her gün tüketen bizleri düşününüz… Ekmekte %0,1 olsa ne olur?

Madde 5 - (8) GDO suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO suz olduğuna dair ifadeler bulunamaz.

Bu yasayı anlamak mümkün değildir! Hadi itiraf edeyim, anlamak mümkün de; tarif etmek terbiyeye uygun değildir.

Madde 14 - c) GDO lu dökme gıdaların beraberinde, etiket bilgilerini içeren belge bulundurulmak zorundadır.

Dökme gıdaların tamamen yasaklanması gerekmektedir; çünkü dökme gıdalar satış raflarında yerini aldıklarında üzerinde etiken bilgisi olmayan çuvallara aktarılabilirler. Yine; illa ki böyle bir yasa çıkacaksa, ambalajsız ürünlerde müsade olmaması gerektiğidi düşünüyorum.

Kısa bir sonuç ve öneri

Görüldüğü üzere GDO’lar kesinlikle sağlık açısından zararlıdır. Üstelik doğayı da ciddi anlamda tehdit etmektedir. Bunun yanısıra olağanüstü ekonomik etkileri de olacaktır: Tohum üreticilerine muhtaciyet, çiftçinin yok olması vb. gibi sonuçların doğması yakındır.

Şu halde halkın sağlığını düşünerek sigarayı yasaklayan, kuş gribine karşı önlem olarak tavukları toplayan Sağlık Bakanlığı’nın, GDO konusunda herhangi bir eylemde bulunmamış olmasını samimiyetle açıklayamıyorum.

Sigara paketlerinin üzerine “Sigara Öldürür” yazıldığına göre GDO’lu ürünlerin üzerine de “GDO öldürür”, “GDO kanser yapar”, “GDO çocuğunuzun çift cinsiyetli ya da penissiz doğmasına sebep olabilir” gibi şeyler yazılmalıdır.

Kısacası; kendinizi düşünmüyorsanız, bari çocuklarınızı düşünün…

GDO Tehlikesinin Farkında mısınız?

Facebook Yorum

Yorumlar

Misafir ~ 6 yıl önce
Ellerinize sağlık .Mükemmel bilimsel bir yazı.

Yanıtla

Kalan karakter 1000
Misafir ~ 7 yıl önce
Anlayabileceğimiz şekilde kaleme alınmış. Ellerinize sağlık Tevfik Bey. --Volvo--

Yanıtla

Kalan karakter 1000

Yorum Gönder

Kalan karakter 1000