04 Haziran 2013, Salı
Oya TORUM
Oya TORUM torumoya@hotmail.com

BURASI TÜRKİYE, TÜRK USULÜ GREV...

Son 10 yıl içinde hepimizin günde en az bir kez kullandığımız bir söz dizisi “BURASI TÜRKİYE” burada herşey olabilir. Utanç duyduğum bir kalıp bu... Güvenini, değerlerini yitirmiş tükenmişliğin ifadesi.

Ne olacağını kestiremiyor, ne ile karşılaşılacağını bilemiyorsunuz. Daha dün “beyaz” diyen siyasiler “siyah” kastetmiştim diyebiliyorlar. Demokrasiye dört elle sarılanlar, çoğunluğu ele geçirince demokrasinin de sahibi kesiliyorlar. Derken, küçük bir grupla kentler hakkında verilen kararlar. Bu kararlar ki değil mimarları tüm insanlığı çileden çıkarıyor... Mimar Kadir Topbaş Başkan, Taksim Gezi parkına yapılacak bina için “gözünüzde büyütmeyin. Taban alanı 10.000 m2 bina” diyor. Dikkat, futbol sahası 7.000 m2...  Daha da önemlisi ne yapılacağının belli olmaması, ya da plansızlık mı acaba?

Bizleri sokağa döken çıldırtan, bardağı taşıran damlayı da bir kenara bırakıp, asla siyasetle ilgisi olmayan, olayların bir kısmına göz atıp, aynı bakış açısıyla THY grevine değinelim.

Plansız, programsız yenilenen şehirler. Hafriyat kamyonları, sokakalara yığılan inşaat demirleri, betoniyerler, kepçeler... Nakliyatçılar, taşımacılar... Günün her saatinde keyfince, işine geldiği gibi yolları kapatanlar...

Gökdelenler içinde eriyen kişilikler. Öylesine eriyoruz ki gökdelenlerin gölgesinde, tekdüze bir yaşam biçiminde tıkılıp kalıyoruz.

Bugün kablo çekmek için kazılan yollar, yarın ise kentimizin  temel sorunu kaldırımmış gibi, tekrar tekrar sökülen kaldırım taşları. Hemen ardından tekrar kazılan sokaklar. Sonra çukuru kapatmadan molozunu da almadan giden tedarikçiler. Trafikte disiplinsizlik almış başını gidiyor. Yolun sağında park edenler, durulmaz da duranlar... Buna karşılık bekleme ceplerinden çekilen arabalar! Neden diye sorduğunuzda “emir” cevabı veren görevliler.

Çiçeklendirme yarışı da trafiği çıldırtan nedenlerden desem kim inanır? Çiçekler, çiçekler. Ağaçları kibrit çöpüne çeviren uzmanlar ve gölgesiz, serbest oyun alansız parklar! Ve o parklarda bisiklete dahi binemeyen çocuklar.

Okula başka kurallar içinde giderken, eve dönüşünde değişen sistemler. 4+4+4 derken 100.000’lerce çocuğu, veliyi, öğretmeni, okul yöneticisini ne yapacağını bilemez halde bırakan karar vericiler... Sınav yapıp, soruları çaldıranlar. Gençlerin geleceğini etkileyecek sınavlarda yanıtı yanlış sorular.

Hocasız üniversiteler. Buna karşılık doktoralı işsiz gençler. Şiddete maruz kalan doktorlar, kadınlar. Televizyonlarda, gazetelerde iç karartan felaket haberleri.

GDO’lu mu, hormonlu mu, anlaşılamayan pirinçler? Bu da bize yabancı değil radyasyonsuz çaylar gibi...

Allah mahkemeye düşürmesin. Hele de sonuç odaklıysanız ömür törpüsü beklemeler. Hakimin, bilirkişinin,delillerin, tanıkların daha doğrusu taraflı/tarafsız vicdanların elinde kalan şaşkınlar.

Diyalog, şeffaflık, hesap verebilirlik diye yırtınırken, gurula kent konseylerini kurarken kimsenin kimseyi dinlemediği bir ortamda yutturmacalar. Oysa, Allah 2 kulak vermiş 1 de ağız...

Diyalog yerine demagojinin cirit attığı bağıran, hırs dolu bir Türkiye. Öfke toplumu olduk. Herkes herşeye kızıyor. Kimsenin kimseye tahammülü kalmadı. Sporda hakem taraf tutuyor, bir takıma verdiği cezayı diğer takıma vermiyor. Seyirci çıldırıyor. Spor kardeşlikti hani! Vurma, kırma, yakma, atma, küfür, efelenme, dayılanma...

Kuyrukta beklemenin dayanılmaz acısı! Kafaların hep bir yolunu bulup da öne geçmeye çalışması. Bankada, markette, otobüste, dolmuşta, takside... Merkezde “BEN” var. Kendini kurtarmanın herşeyin başında gelmesi.

Heykel mi, Allah korusun. Acaba o nedenle mi üçüncü boyutları ıskalıyoruz. Her yönden bakmayı, bütünseli kavramayı beceremiyoruz. O nedenle mi bölük pörçük plan tadilleri yapıp, imar planlarının neler getirdiğini göremiyor, binalar yapılıp gözümüze batıncaya kadar bekliyoruz?

Müzik dinlemek, hele hele kadın sesi dinlemek günahmış... Bunu da 60 yaşımı geçince öğrendim.

Tek taraflıyız. Elimizin bile sadece sağ tarafını (ya da solaksa sadece sol tarafını) kullanıyoruz. Tek taraflı dinliyor, tek taraftan bakıyoruz.

Geçen yıl Maliye Bakanımız “ülkemizin doğusu, güneydoğusu Türkiye’nin Çin’i oluyor”demişti. Bu “vizyona” sevinmeli mi, üzülmeli mi diye düşünmüştüm. Çin’i dikkatle izliyoruz. Büyüdükçe büyüyor. Büyüme korku saçıyor. Piyasaları allak bullak ediyor. Peki bunu nasıl yapıyor? Çin işçi ücretlerinin son derece düşük olduğu, işçilerin mesai saatine bakılmaksızın ağır koşullarda çalıştırıldığı biliniyor. Grev yasak­larının sürdüğü, gerekli iş güvenliği önlemleri alınmadığı için en çok iş kazası ve işçi ölümleri yaşanan bir ülke. Sosyal güvence ve sosyal haklar hakkında ise fazla bilgimiz yok.

Çin’de olmadığını duyduğumuz sosyal haklardan gelelim GREV hakkına... THY’de çalıştığım sürede hem grevleri hem de bir lokavtı yaşamıştım. Her grev kararında içime hüzün dolardı. İkilemde kalırdım. “Hakkımız var mıydı yolcuya eziyet etmeye” düşüncesiyle “ bizim hakkımızı kim savunacak, haksızlıkları kim önleyecek, bize kim sahip çıkacak”  düşüncesi arasında sıkışırdım. Şirketin zarar etmesini istemezdim. Sermaye devletindi. Ama devlet kimdi? Bizlerdik...

O dönemlerde merak edip araştırmıştım. Sermaye karşısında emeğin savunulması, Çalışma Bakanı Ecevit'e maledilirdi. Gerçekten de Ecevit’in gayretiyle 274 sayılı Sendikalar Yasası ile işçiye ilk kez grev hakkı tanınmıştı (24 Temmuz 1963). Ardından 275 sayılı Toplu Sözleşme Grev Yasası çıkarılmıştı. Ama dikkat; bu yasa lokavtı da kapsıyordu! Yani işçiye grev hakkı, işverene de işyerini kapatma hakkı verilmişti.

Grev nedir, biliyor muyuz?  Çalışanların hep birlikte iş­yerindeki faaliyetleri durdurmak veya işin nite­liğine göre önemli ölçüde aksatmak ama­cıyla aralarında anlaşarak işi bırakmalarına "grev" deniyor.

Grev sözcüğü nereden geliyor, biliyor muyuz?  Parisli işçilerin iş aramak için “La Greve” meydanında toplanmalarından sonra kullanılmaya başlanmıştır. Özellikle Türk Hava Yolları işçilerinin grev gitmesiyle birlikte çalışanların grev hakkı yeniden tartışılır oldu.

Aslında grev endüstriyel uyuşmazlıklardan kaynaklanmaktadır. Çalışanların içinde bulundukları olumsuz koşulların değiştirilmesi, haklarının verilmesi gibi talepleri için başvurdukları bir baskı unsurudur.

Ülkemizde ilk defa 1962 yılında Kavel Kablo işçileri, yıllık ikramiyelerini alamadıkları ve sendikal örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması için greve gitmişti.

275 sayılı Toplu Sözleşme Grev yasası çıkarılarak çalışma mevzuatımıza girdi. Siyasi amaçlı yapılan grev, genel grev ve dayanışma grevi, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verimi düşürme ve buna benzer diğer direnişler de kanun dışı grev olarak kabul edildi. Yasal olarak ancak toplu iş sözleşmesi kapsamında çalışan işçilerin, toplu iş sözleşmesinin sürecinde çıkan uyuşmazlıklar nedeniyle greve gidebilmesi mümkündür.

Can ve mal kurtarma işlerinde- Cenaze ve defin işlerinde- Su, elektrik, havagazı, termik santrallerini besleyen linyit üretimi, tabii gaz ve petrol sondajı, üretimi, tasfiyesi, dağıtımı, üretimi nafta veya tabii gazdan başlayan petrokimya işlerinde- Banka ve noterlik hizmetlerinde- Kamu kuruluşlarınca yürütülen itfaiye, sehiriçi deniz, kara ve demiryolu ve diğer raylı toplu yolcu ulaştırma hizmetlerinde grev yapılamıyordu.

Mayıs başında Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nun 29 inci maddesi’ndeki bu yasak genişletildi.  Havacılık hizmetlerinde çalışanların grev yapması da yasaklandı. Yasalaşma aşamasında, THY yönetimi, yasağa karşı çıkan 305 çalışanını, işten çıkardı.

Sendikanın grev kararına karşılık, THY yönetimi lokavt kararı almadı, seferler de fazla aksamadı. Grev, bir rövanştı. “Havacılık sektöründe grev yasağı” yasasına karşı çıkanlar otoriteden bekledikleri yaklaşımı görmediler. Yönetim çalışandan yana tavır koymadı.   Sendikanın itirazı olan çalışma saatlerinden ödün vermedi.

Havacılık Tıbbı Derneği Başkanı Doç. Dr. Muzaffer Çetingüç “yorgunluğun kazalardaki payının %15-20 civarında olduğunu” açıkladı. “Kazaların %58’inin uçuş personelinin en yorgun olduğu ve yolculuğun sona yaklaştığı süreçte olduğunu” hatırlattı. “Uykusuz bir pilotun kendisinin bile fark edemediği 1-2 saniyelik mikro uykulara daldığını, 30 saat boyunca uçan Ukraynalı pilotların 2003 yılında Trabzon’da nasıl dağa çarptığını” örnekledi. Aslında bunlar tüm uçucu ve teknik personelin çok iyi bildiği İNSAN FAKTÖRLERİ ile ilgiliydi.

Son dakikada verilen bir uçuş görevleri de anlaşmazlık konularındandı, ama uçucuların bu durumdan da memnun oldukları anlaşıldı!

Sonuç mu; BURASI TÜRKİYE herşey olabilir!

Uzun süredir; içeriksel, görsel ve düşünsel boyutlarda düzenlemeler de rahatsız edici düzeylere geldi. Yargıda, eğitimde, sosyal hayatta, trafikte, kamu yönetiminde, özel sektörde, turizmde vb aksayan ne duysak, çok yazık ama:

BURASI TÜRKİYE herşey olabilir! demek içimi acıtıyor.

BURASI TÜRKİYE, TÜRK USULÜ GREV...

Facebook Yorum

Yorumlar

TYLER ~ 3 yıl önce
Elinize sağlık Oya Hanım, bilgilendirici ve doğru tespitler içeren bir yazı olmuş.

Yanıtla

Kalan karakter 1000

Yorum Gönder

Kalan karakter 1000