28 Kasım 2010, Pazar 08:43:48

"YOLCULUK AZABI"

Zaman gazetesi köşe yazarlarından A. Ali Ural "Business Class" olarak gerçekleştirdiği yolculuğunda yaşadığı ilginç deneyimi köşesine taşımış. İşte Ural'ın o köşe yazısı...
  • böyle bir sıcak havlu servisi görmedim ya da benim sıcak havluma gülsuyu dökmemişlerdi
  • Gazetenin adı zaman ama kendileri zamanın gerisindeler. Bu gazetenin yazarlarının yazdıklarını kim ciddiye alır ki ?
  • PARAYI VEREN DÜDÜGÜ ÇALAR.THY DAHA ÖNCE DE ZAMAN GAZETESİ YAZARLARINI FREE BİLETLE FIRST CLASS DA UÇURMUŞTU.SEBEBİDE ZAMAN GAZETESİ THY NİN FIRST CLASS ININ REKLAMINI YAPSIN DİYE...
  • kendi bile bilmiomus beleştir kesin :D zaman a free upgrade :D
Siyah beyaz televizyonlarda Mr. Spack'ın ışınlanışını seyrederken, büyüklerimiz, "Bir gün bizi de böyle ışınlayacaklar," derdi, seslerini alçaltarak.

Bu müjde üzerine kıkırdar, içinde sigara içilen otobüslerle yaptığımız mide bulandırıcı yolculukların sona ereceği günlere çocukça bir ümitle sarılırdık. Arkadaşımın annesinin bu konudaki dayanağı Jules Verne'in "Aya Seyahat" adlı kitabıydı. Nitekim, Neil Armstrong aya adım atarak Jules Verne'i mezarında döndürmüş, en uzak hayallerin dahi gerçek olabileceğini göstermişti insanlığa. Armstrong ayda yaylana yaylana volta atarken on yaşındaydım. Astronotlar kutsal insanlardı. Ay taşı getirmişlerdi yeryüzüne. Doktorların pabucu dama atılmış, çocuklar büyüyünce astronot olmaya karar vermişlerdi. O günlerde üzerinde Apollo 11 yazan otobüsler görünmeye başlamıştı garajlarda. Bu yazılar yalnız otobüsün hızını değil, aya gitmek için nasıl yanıp tutuştuğumuzu da gösteriyordu. Bizim Jules Verne gibi aya seyahati düşünen bir yazarımız olmamıştı ne yazık ki. Gerçi Verne'in ölümünden yirmi üç yıl sonra Ahmet Haşim "Bize Göre" kitabında söz etmişti aydan. Ancak bize göre ay, üzerinde yürünebilecek gerçek bir ay değildi: "Ay! Ay! Yalancı ay! Zekâdan harab olanları dinlendiren hayal gibi, güneşten bunalanları da teselli eden sensin!"

Ay bizi teselli ede dursun, ilerlemeler gerçekleşmemiş değildi ülkemizde. Garajın adı terminal olmuş, şehirlerarası otobüslerde başlarında bordo kepleriyle hostesler görülmeye başlanmıştı. Otobüs şirketleri kıyasıya bir rekabet içine girmişler, taşıma sanayiimiz boyalı kolonya ve ılık sudan ibaret muavin ikramlarını tarihe gömmüştü. Perdelerin uçuştuğu açılır kapanır pencereler yerini gün ışığını kıran yekpare camlara bırakmış, klimaların yarışa katılmalarıyla buz gibi dağ havası solumuştu yolcular. Televizyonlar önce şoförün tepesindeki "ömür biter yol bitmez" levhasının yanına yerleştirilmiş, gitgide kapı kenarlarına ilave ekranlar konularak seyirci kapasitesi artırılmıştı. Gelinen son nokta her yolcuya bir ekran bahşetmekteydi. Eskiden şoförle konuşulmaz hatta bu kural küçük bir pirinç levhayla perçinlenerek, konuşma teşebbüsünde bulunanlar uyarılırdı. Kaptanla konuşulmazdı evet. O nereye götürmek isterse götürür, hız, ısı, ışık ve müzik tercihlerine sonsuz saygı gösterirdi yolcular. Fakat ne olduysa oldu rekabet yolcuları şoför mertebesine yükseltti. Gün geldi kendilerinin kaptanı oldular. Bir tek gaza ve frene basamıyorlardı.

Bu, gelişmelerin yerde olanıydı. Havada neler olup bittiğini kim biliyor! Eskiden astronotlar gibi kutsaldı uçak yolcuları. Önüne gelen uçağa binemez, tayyare yolcuları aydan dönmüş gibi saygı görürdü. Eski Türk filmlerindeki havaalanı sahnelerini getirelim gözümüzün önüne: Uçağa binen esas oğlan merdivenlerden sevgilisine el sallıyor. İşte bu noktada yolcu haklarında bir gerileme olduğunu görmekteyiz dehşetle. Artık uçağın merdivenlerinden el sallamak mümkün değil. Pasaport kontrol sırasında elini salladın salladın. Gerçi bu küçük kaybı başka kazançlarla örtmektedir şirketler. Dokuz bin metre yükseklikte ekmek elden su gölden uçurmaktadır insanı; gak deyince buz gibi su, guk deyince sıcacık yemek. Bir de Business Class var ki bir yaşıma daha girdim son seyahatimde. Bavulumu tartının üzerine koyup pasaportumu uzattığımda yer hostesi, "Biletiniz Business Class, öyle değil mi!" diye hayretle sordu. Ben öyledir, diyebildim mahcup. Hostesin şaşkınlığı herkesle beraber Economy Class kuyruğuna girmem yüzündendi.

Biletimden haberim yoktu. Kumaş bir perdeyle diğer yolculardan ayrılıp uçağın ön koltuklarına oturtulan bir avuç yolcunun aynı hizmete karşılık yüksek ücretler ödemeleri merhametimi celp etmiştir hep. Demek bu zavallıları yakından görebilecek, daha az bir ücretle aynı yolculuğu yapabileceklerini açıklayacaktım onlara. Koltuk numaram 1A. En öndeyim. Perdenin gerisinde üç koltuğun işgal ettiği alana konulan iki geniş koltuktan birine yerleşir yerleşmez yanımda bitiyor hostes. İçinde buğular çıkaran gül kokulu bembeyaz sıcak havlucuklar bulunan bir tepsiyi uzatıyor bana. Ne olduğunu anlayana kadar reddetmiş bulunuyorum ikramı. Yanımdaki Avrupalı tahta bir maşayla uzatılan havlucukla elini yüzünü siliyor. Gülsuyu kokusu yayılıyor etrafa. Hemen arkasından başka bir hostes geliyor ve sıkma meyve sularıyla dolu kadehlerden hangisini arzu ettiğimizi soruyor İngilizce. Bu sefer ikramı reddetmiyorum. Yanımdaki adam anlamadığım bir şeyler söylüyor hostese. Ona farklı bir kadeh geliyor bir kuruyemiş tabağıyla beraber.

Yolculuk boyunca üç hostes sürekli bir şeyler taşıyorlar masamıza. Gazeteler, dergiler, kulaklıklar, yemekler, çikolatalar... Porselen tabaklar, krom kaşıklar, sıcacık yemekler, tatlılar. Uykumuz geliyor. Bir düğme koltuğu neredeyse yatağa çeviriyor. Hostesler gözlerimizi yumduğumuzu görüp, şefkatle kapatıyor pencereleri. Uyandığımızda yeniden geliyor gülsuyu dökülmüş sıcak havlular. Bu kez reddetmiyorum. Buğular çıkartan sıcak havluyla elimi yüzümü siliyorum. Derken alçaldığımızı söylüyor pilot. Çok geçmeden iniyoruz piste. Önce Business Class yolcuları, yani biz 'seçilmişler' ya da 'seçenler' ayrılıyoruz uçaktan. Bizim için özel bir yer aracı geliyor. Diğer yolculara karıştırmıyorlar. Gümrük kontrolü için de sıraya girmiyoruz. Polis sorgusuz sualsiz giriş mührünü vuruyor. Bavullarımıza gelince üzerlerinde sınıfımız yazılı kutsal valizleri yürüyen bantta buluyoruz geldiğimizde. Diğer yolcuların henüz sırada olduklarını bilmek zehirli bir haz yayıyor damarlarımıza. Kapıda elinde adımızın yazılı olduğu levhalarla bekliyor şoförler.

Siyah beyaz televizyonlar yerlerini renkli televizyonlara bırakalı çok oldu. Tarih, Mr. Spack gibi ışınlanacağımızı söyleyen arkadaşımın annesini onaylamadı. Jules Verne tanıklık yapmaktan vazgeçti. Ahmet Haşim, yalancı tanıklıktan mahkemeye verdi ayı. Bütün bunlar olurken şımartıldı yolcular. Yolculuğu bir parça azap olmaktan çıkartıp bir deste para yapmak için yarıştı şirketler. Fakat hâlâ bir parça azaptır yolculuk. Tarağın dişleri gibi bir hizada durana kadar insanlık.
"YOLCULUK AZABI"

Facebook Yorum

Yorumlar Tüm Yorumlar (7)

Misafir ~ 6 yıl önce
böyle bir sıcak havlu servisi görmedim ya da benim sıcak havluma gülsuyu dökmemişlerdi

Yanıtla

Kalan karakter 1000
Misafir ~ 6 yıl önce
Gazetenin adı zaman ama kendileri zamanın gerisindeler. Bu gazetenin yazarlarının yazdıklarını kim ciddiye alır ki ?

Yanıtla

Kalan karakter 1000
Misafir ~ 6 yıl önce
PARAYI VEREN DÜDÜGÜ ÇALAR.THY DAHA ÖNCE DE ZAMAN GAZETESİ YAZARLARINI FREE BİLETLE FIRST CLASS DA UÇURMUŞTU.SEBEBİDE ZAMAN GAZETESİ THY NİN FIRST CLASS ININ REKLAMINI YAPSIN DİYE...

Yanıtla

Kalan karakter 1000
Misafir ~ 6 yıl önce
kendi bile bilmiomus beleştir kesin :D zaman a free upgrade :D

Yanıtla

Kalan karakter 1000

Yorum Gönder

Kalan karakter 1000